inicio mail me! sindicaci;ón
Paylaş

Herkesi yormak istiyorum

ibrahimtenekeci

Uzun zamandır şiir kitabı yayınlamayan şair İbrahim Tenekeci, Giderken Söylenmiştir adını verdiği kitapla okuyucularını selamladı. Birun Yayıncılık’tan çıkan kitap, şairin dört yılının mahsulü, kimisi epeyce uzun 20 şiirini biraraya getiriyor. Tenekeci ile son kitabını merkeze alarak şiiri, hal ve gidişatı, hayat ve ölümü konuştuk.

AHMET S. YASİN
Dört yıl aradan sonra şiir kitabı yayınladınız. Bu uzun bir süre değil mi? Ve dört yılda yirmi iki şiir az değil mi?

Dört yıl, genç şairler için uzun bir süredir. Fakat şiirini oturtmuş, üslubunu bulmuş, okuyucusunu oluşturmuş ve yerini garantilemiş bir şair için uzun bir süre değildir. Hatta kısa bir süredir.

Kitabın adı Giderken Söylenmiştir. Böyle bir kitap ismi karşısında, mutlaka şunu sormak gerek: Hayırdır, yolculuk mu var?

Siz bana yolcu olmayan birini gösterin, ben de sorunuza cevap vereyim…

Giderken Söylenmiştir’e baktığınızda, bunu diğer şiir kitaplarınızın üstüne koyduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Bunu benim değil okuyucuların ve eleştirmenlerin söylemesi gerekir. Yine de ‘kişi ne yaptığını bilmeli’ sözünü siper alarak şunları söylemek istiyorum: Ben dört şiir kitabımı da üst üste koydum. En altta Üç Köpük, en üstte Giderken Söylenmiştir. Nasıl “iki günü eşit olan ziyanda ise” iki şiiri eşit olan da öyledir.

Peki şiirinizin nereye gittiği noktasında neler söyleyebilirsiniz?

İlk şiirlerimi yazdığım yıllarda İsmet Özel ile Cemal Süreya arasında bir kapı açmak istiyordum. Şimdi ise, sadece iyi şiirler yazmak istiyorum. Tabii bu, iddiamdan vazgeçtiğim şeklinde değil, artık iddialı olduğum şeklinde okunmalı. Birinci dönemde yazdığım şiirlerde sözü yormamaya ve çapaksız bir üslup oluşturmaya gayret ediyordum. Şimdi ise derinlikli şiirler yazıp herkesi yormak ve düşündürmek istiyorum. Ben bu şiirleri yazarken nasıl yoruluyorsam, okuyucu da okurken yorulmalı. Bütün bunlar, şiirimin gittiği yeri değil, şairin geldiği yeri işaret ediyor.

Şiirinizde tedirginlik, rahatsızlık ve neşemizi kaçıran bir şeylerin varlığı her fırsatta karşımıza çıkıyor. Şiirinizin hayatın çelişkilerinden beslendiğini söyleyebilir miyiz?

Hayatın değil, insanın çelişkilerinden beslenen ve buluşa dayanan bir şiir yazıyorum. İşlerin yolunda gitmesi sadece kazanca endekslenince, hiçbir şey yolunda gitmemeye başladı: Ambalaj içindekini solladı, döneklik esneklik olarak yutturuldu, kapıya değil de kasaya yakın oturanlar itibar gördü, konusuzluk konu-anlamsızlık anlam oldu, kadınlar arzu nesnesine, erkekler ise birer manyağa dönüştürüldü. Şimdi ben, bunlardan şikayet etmeyeyim de ne yapayım?

Dünyada gündem hayli yoğun. Savaşlar, ölümler, vahşet… Siz ise, şiirlerinizle dikkatleri içimize, içimizin derinliklerine yöneltiyorsunuz ısrarla. Bunu neden yapıyorsunuz?

Şiir insanın özüdür. Özünden kopan, insanlığından da kopar. Bugün Amerika ve İngiltere halkının başına gelen de budur. Çevremize baktığımız zaman, insanların kendi sesine kulak vermediğini, habire başkalarının sesine dikkat kesildiğini görüyoruz. İstiyorum ki, insanlar kendi seslerine de kulak versinler. Beni dış dünyanın gündemi değil, daha çok iç dünyamızın gündemi ilgilendiriyor. İnsanların dışarıya doğru değil, içeriye doğru yolculuk yapmalarını öneriyorum. Tabii bu demek değil ki, dünyadan ve günlük hayattan kopsunlar. Aslında tam tersini söylüyorum: Dünya insanın içidir ve içine kapanan insan, aslında dünyaya açılmış olur. Dünya sadece manşetlerden, ana haber bültenlerinden, gazetecilerin yazdıklarından ibaret olmadığına göre; içine kapanan kişi, başkalarının gösterdiğini değil, kalbinin gösterdiğini görür.

Bütün şiirlerinizde bariz bir şekilde kendini gösteren metafizik göndermelerin son kitabınızda artarak devam ettiğini görüyoruz. Mesela “Beni göresin diye yaşıyorum ey ölüm”, “Tekrar başa dönelim, evet ölüme” diyorsunuz. Ölüme neden bu kadar sık vurgu yapıyorsunuz?

Ölümün adını her anışımda, insanlara uyarı atışı yapıyorum. Çünkü insanlar, maalesef ölümlü olduklarını unuttular. Bu unutuş, herkesi hırs kanseri yaptı. Dikkat ederseniz; artık mezarlıklarımızı şehrin çok uzaklarına taşıyoruz. Çünkü ölülerimizin yüzünü görmek istemiyoruz. Acıdır ki, “her canlı ölümü tadacaktır” ayeti bile günlerce tartışma konusu oldu. Bakın, ben Kağıthane’de oturuyorum ve Kağıthaneliler ölülerini Kağıthane’ye değil, Hasdal Mezarlığı’na gömüyorlar. Tesadüfe bakın ki, bütün bu bölgenin çöpleri de Hasdal çöplüğünde toplanıyor. Özetlersek; benim amacım, ölümü insanların gündemine sokmaktır.

Hüzün yüklü humor çizgisini geliştiriyor

ŞEHRİBAN ALTINDAĞ
İbrahim Tenekeci Birun Yayınları’ndan çıkan yeni şiir kitabı ‘Giderken Söylenmiştir’de ilk kitabı ‘Üç Köpük’te yakaladığı ve sonraki kitaplarında yer yer hüzün yüklü o ince humor çizgisinden devşirdiği lirik soluğu geliştirerek sürdürüyor. Tenekeci’nin şiiri hep bir buluşun heyecanını uyandıran mısralarla ilerliyor. İlk kitabından beri okuduğum her şiiri, bende çok daha büyük ve henüz tamamlanmamış bir bütünün parçaları intibaını uyandırıyor. Kimi zaman bir iç çekiş var onda. “bir annenin elindeki pazar çantası/bilmezdim nasıl büker bir babanın belini”. Kimi zaman da “ah! bu kadar mezarı arasında ne büyür / ey ölüm, gel otur şuraya”. Tenekeci’nin şiirlerinde okurunda kolaycacık söylenivermiş duygusunu uyandıran bir akıcılık vardır. Ancak bu sadece görünüştedir. Derinmiş yanılsamasını uyandıran içi boş imajlar bataklığına rastlanmadığı için ‘zor olan’ tercih kolaymış düşüncesini uyandırır zira. Bunun bir sebebi de pekçok mısrasının okurunda uyandırdığı ‘aşinalık’tır şüphesiz. Şair şiirinde kurduğu ‘ben’de ‘biz’ diyebileceğim bir bütüne atıfta bulunarak, ortak duygusal haritamızı pafta pafta çıkarıyor. “iki kere yoruldum, ateşe atılırken bir / ismailin gözünü bağlarken bir de” Bu şiir teselli vermiyor okura. Aksine teselli aramamaya çağırıyor. Zorlu bir sefere yani. Ancak bu, yeryüzünü olağanüstü acılarla dolu bir mekan olarak görmesinden kaynaklanmıyor. Çok daha sahih, çok daha sahici bir imgelem dünyası var Tenekeci’nin. Hiç şüphesiz zaman ve kader karşısında bir isyanın sesi değil onun şiiri. Daha çok zamanın ve kaderin sahibine mütevekkil bir eda ile teslim oluş dile getiriliyor.

20/Haziran/2004 – Yenişafak Gazetesi

Yorum yazın!