Şehrin gürültüsü, hengamesi almış başını yürüyor. Gün geçmiyor ki devasa bir heyula gibi çöreklenmesin insanın boğazına. Metropol sıkıntısı, Batı’ya öykünen öyküleri andırıyor.
Ruh, huzura ve sükuna yelken açma yarışında ne yazıktır ki, hep mağlup oluyor. Büyükşehir, adamın ruhunu boğmak için var gücüyle çalışıyor. Büyükşehir çalışıyor, çalıştıkça çark gibi dönüyor ve kızgın dişlilerinin arasında bireyleri öğütüyor, kim olduklarını önemsemeden. Yutağa tutunan bir nefes gibi yaşam arzusu. Ne yutuluyor, ne aksırıkla kovulacak gibi. Baş ağrısının tetikçileri kol geziyor caddelerin taklı, ışıklı hengamesinde.
Hermann Hesse, yoldaşı Siddhartha Gautama’nın elinden tutup, diyar diyar gezdiriyor ve ruhun melodisini dinletiyordu, dinlendikleri ilk ağaç altında. Yaprakların seslerini işitmekle yetinmiyor, ağaçların arasında tozan nehrin uğultusundan dinlentiler çıkartıyordu. Bir orman sessizliğine bürünmüş, sonbahar yapraklarının hışırtısıyla yürütüyordu ahbabını.[audio:love.mp3]
Peki ya arabalarının camlarından dünyayı seyretmeye çabalayan büyük kentlerin küçük bireyleri nasıl bir oyunla oyalıyorlar ruhlarını? Trafikte kaybedilen onca saate mevlidler mi yakılıyor? Ne kadar çok özlemişim nehir kenarında oturup, motor sesi olmaksızın suyun namelerini dinlemeyi. Katiyyen ağdalı ve vıcık bir romantizmden bahsetmiyorum. Sürreal tasvirler değil bendeki. “aslı yokmuş dinlediklerimin, eski moda güneş sanrılarından, bir şair cesedinden hiç farkı yok denizin” dizelerini düşünüyorum hatta şu anda. O denli de çalgıları çalınıyor kulağıma o nehirlerin, o ağaçların, o, o’nun…
Kendi kafesinden kurtulmaya çabalasın insanoğlu. Nâmelerin içinde nârâlar duymazsa, kendi çığlığıyla yüz yüze kalacağını bilmez mi a! Elbet bilir, bilir de kaçar köşe bucak ruhundan gelen güftelerden.
Bu yüzden sevdim enstrümantal eserleri. İçimden saçılan güfteler zaten bende. Fon gerektiren güfteler kadar derin sözler yazıyor ruhum, bunun da farkındayım. Fon, yani cilâ. Güftelerini yazdığım şarkılara enstrümantal mantolar giydirdiğimden beri, güftesi hazır paketlerde sunulan şarkılardan daha önem arz etti sözsüz eserler. Ganj Nehri’nin uğultusunu da duyurdu, Po Ovası’nın tekdüzeliğini de. Bir davet sunar her daim enstrümantal eserler ve davete icabet şüphesiz vaciptir.
Güneş battığında soluklanıyoruz ya her daim, o zaman kapı ardından bir sükun sokuluyor odalara. Bazı son, bazı da ilk oluyor baharlar. Hani ‘konuşan olmasın odamda benden gayrı’ dediğiniz anlarda, Bahar çıkıyor karşınıza. Aralığın sonlarından beri özlediğim yerlere götüren bir melodiyle teskin ediyorum haylaz ruhumu. Kâh River ile nehirde yüzüyorum, kâh Sun Walk ile adım alıyorum kadim güneşe. Bir flüt sesiyle Güney Amerika’daki Hint ruhunu aralıyorum Sagarmatha yardımiyle. Ne de özgür hissediyorum kendimi büyük kentlerin hercümerç kalabalığından sıyrılıp…
Belki de bayağı bir söz oyunu sanıyorsunuz, bir sıradan müzik yazısı. Bir kültürün, materyal izdüşümü olmaksızın nasıl önem arz edeceğini sorguluyorsunuz el’an. Bir pazar günü, soğuk bir kış hafta sonunda soğuk duvarların arasında sıcak diyarlara meylediyorsunuz. Sıkışık bir ruh trafiğinden, en erken zamanda kurtulmanızı salık veririm. Kaybedecek bir şeyi kalmamış Hindu bir Yoga eğitmeni gibi konuşmadan, yan odanızda bulunan bir komşunuz kadar yakınken. Bu yüzden önemli müzik. Alaaddin’in Sihirli Lambası bir bakıma. Siz ovuşturmadan dahî dilediğiklerinizi gerçekleştirecek bir bahane. 1001 Gece Masalları’nın en tutarlı halısı aslında müzik, elle tutulmayan, yere düşmeyen bir uçan halı. Size Sinbad özgürlüklerini veren bir halı. Ama karşılıksız değil. Gözlerinizi kapamanızı isteyecek, dünyevi emellerinizi, ihtiraslarınızı bir kenara bırakmanızı şart koşacak bir halı.
En yakındaki müzik marketinden, Makis Ablianitis’in Bahar adlı albümünü edinin. Bugüne kadar kendi ormanına girmekten korkan Siddhartha gibi çekine çekine yerleştirin müzik çalarınıza Bahar’ı. Karşınıza çıkacak beldelere hayranlık duyacağınızı temin ederim. Hani Fight Club filminde “içinizdeki hayvanı bulun” diyordu ya, siz de içinizdeki insanı bulun bu albümde. Ne olur onunla oturup iki kelam edin. Bugüne kadar kaç kişinin sesini duydunuz da içinizde özlemlerle kavrulan karaktere sözü bırakmadınız, fark edin. Sükun, belki de içinizdedir. Yapmanız gereken sadece dış dünyanın çirkefinden bir an olsun uzak durmak. Bunu başaramayacak kadar köle mi olduk? h.dursunoglu@zaman.com.tr
[xspf] _start(FALSE, ‘param1=val1¶m2=val2&…’) [/xspf]
<xspf> _start(FALSE, ‘param1=val1¶m2=val2&…’) </xspf>