Gösterimdeki ‘Vali’de izlediğimiz hüzünlü rollerin adamı Uğur Polat, ‘Hüzünlü karakterler benim seçimim değil. Gelen teklifler üç aşağı beş yukarı birbirine benziyor. Ben çok matrak bir adamımdır aslında. Benden ne istenirse onu vermeye programlanmış bir aktörüm sonuçta’ diyor
Uğur Polat ünlü olduğunu unuttu! Korktum… İtiraf ediyorum… Oyunculuğa adanmış 30 senenin tutkusu ve derinliği altında kalmaktan…
Söyleşi yerine ulaşmak için çıkmam gereken merdivenlerden mi yoksa heyecandan mı bu kadar hızlı atıyor kalbim henüz çözememişken zili çaldım… Elimi uzattım “Ömür” dedim… Elini uzattı “Uğur” dedi. Çarpıntım geçti. Ama yine karar veremedim, ‘mütevazı’lığından mı ‘sahici’liğinden mi? Karar sizin…
İçinde yer aldığınız projeleri seçerken çok özenli davranıyorsunuz. ‘Vali’ filminde yer alma sebebiniz neydi?
Film ele aldığı hikâye itibarıyla beni çok ilgilendiriyordu. Bu ülkenin toprakları altında bir sürü maden var ve biz onlara sahip olmalıyız. Nasıl ki Irak halkı kendi topraklarının altında olan petrolün doğal sahibiyse, biz de öyleyiz. Buna ne Amerika ne de başka emperyalist güçler karışabilir. Filmin bunu savunan bir hikâyesi var.
Bir de yapımcı Ata beyle (Türkoğlu) daha önce çalıştık. Yönetmeni benim arkadaşım, Çağatay (Tosun), onunla daha önce çalışmıştık. Kasttaki hemen herkes arkadaşımdı. Böyle bir ekibin olması da etkili oldu.
Filmde Vali Faruk Yazıcı ve sizin oynadığınız Ömer’in çok tartışılan nükleer enerji kullanımını destekleyen replikleri dikkat çekiyor. Sizin görüşünüz nedir bu konuda?
Nükleer enerjiyi kuracak, işletecek teknolojinin kurulmasına izin verilmiyor Türkiye’de. Çünkü biliniyor ki, çok zengin bor ve uranyum yatakları var. Nükleer enerjiye ve termik santrallara ben de karşıyım ama bu fosil enerji de bir gün tükenecek.
‘Vali’ filmindeki Ömer’in sonu ‘Bir Erkeğin Anatomisi’ndeki Taner’in sonunu hatırlatıyor. İki filmde de İsmet İnönü’nün “Namuslular da namussuzlar kadar cesur olduğunda…” sözü var. İki karakteri karşılaştırsanız…
‘Bir Erkeğin Anatomisi’ndeki kahramanın çok zaafları var. Bir seçim yapıyor ve o seçim onun sonu oluyor. Ömer ise, zaten seçimini yapmış bir kahraman. Bu yolda ilerliyor, yurdunu seviyor, işini çok seviyor, proje geliştiriyor. Ama ikisi de yok ediliyor.
Sizi dizilerde de takip ediyoruz. Kimilerinin küçümsediği dizi oyunculuğuyla ilgili bir vicdan muhasebesi yapıyor musunuz kendinizle?
Aksine hiç küçümsememek lazım orada yapılan işleri. Oyunculuğu sinemada, tiyatroda, TV’de yapabilirim. Nasıl sinemaya sorumlulukla yaklaşıyorsam, orada da aynı disiplini, sorumluluğu sergilemek zorundayım; çünkü bu benim mesleğim, mesleğim de benim onurum, gururum.
Neden hep hüzünlü biri olduğunuzu düşünüyor izleyici?
O hüzün meselesi, benim seçimim değil açık söyleyeyim. Bana gelen tekliflerin içinden seçtiğim karakterler üç aşağı beş yukarı birbirine benziyor. Böyle denk geliyor. Açıkçası yönetmenlerin de işine geliyor. Bir de benim oynadığım filmlerin çoğu düşük bütçeli bağımsız yapımlar. Böyle olunca da belki benzer insanların hikâyeleri anlatılıyor.
Bu hüzünlü adam etiketi güldürüyor mu sizi aynaya baktığınızda?
(Gülüyor.) Ben çok matrak bir adamımdır aslında, gerçekten çok matrak. Benden ne istenirse onu vermeye programlanmış bir aktörüm sonuçta. Tabii ki içimde hüzün, romantizm, duygusallık yanı sıra matrağı da barındırıyorum.
‘Ben Ruhi Bey. Nasılım?’ tam yedi yıl sürdü. Bir oyunu bu kadar uzun oynamak nasıl bir his?
Benim için tiyatro ‘prova sürecinde yapılan iş’tir. Tiyatro dediğimiz kısım prova ve prömiyer. Ondan sonrası seyirci için tiyatro olarak devam ediyor, ama oyuncu için farklı bir sürece bürünüyor. 400 oyun, yedi yıla yayılan bir süreç. Her gün aynı şeyi yapmak, aynı ses tonuyla, aynı vurguyla, aynı yerde susup, aynı yerde nefes alıp vererek 1.5 saat boyunca 400 kere yapmak çok zevkli bir iş değil oyuncu için, açık söylüyorum. Ama Edip Cansever öyle bir şiir yazmış ki, metaforlarla dolu. Bir 400 oyun daha devam etseydi, çok farklı bir yere varırdı. Her oynadığımda yeni bir şey keşfettim.
“Derdi olan filmlerde oynamak isterim” diyorsunuz. Bunu içinizdeki muhalif mi söylüyor.
Evet, elbette. Her sanatçının olması gerektiği kadar muhalifim. Politik bir süreçten geçtim. Ankara’daydım, 77’den 12 Eylül’e. Elimden geldiğince, inandığım için, o çabanın içinde oldum. İstanbul’da Gazetecilik Yüksek Okulu’nda okurken Ankara’da oyunlarda oynuyordum. Sonra ailecek İstanbul’a geldik. Grevlere giderek, sendikaların gösterilerine katılarak, bağlı bulunduğumuz örgütler içinde tiyatro yaparak gelişen başlayan bir süreçti. O yıllar çok belirleyici oldu hayatımda. Benim bugünkü seçimimi dahi o yıllar etkiliyor. Acılı bir süreçti, çok arkadaşımı kaybettim. Çok arkadaşımı. Evet kaybettim. Çok yakın arkadaşlarımı kaybettim.
Geriye dönüp o yıllara baktığınızda, neler değişti bu ülkede?
Bir kuşak gitti, yok oldu. Yeni bir kuşak geliyor. Amaç o yeni kuşağı elde edebilmek. Kendi tarafımıza çekebilmek. Sanata topluma insan haklarına duyarlı, gerçekten bu ülkenin ve dünyanın sıkıntılarını dert eden, bana dokunmayan yılan bin yaşasından uzak insanların tarafı.
O kayıp şey geldi geçti. Hemen Özal’ın, 12 Eylül’ün sonrasında, apolitize edilen, okumayan, düşünmeyen, üretmeyen, sadece tüketen. Onlardan kurtulduk çok şükür. Şimdi üreten, dert eden bir nesil geliyor. Üzerimize düşen görevler var. Onlara yalan söylememeliyiz.
Gençler için bu umutlu düşünceleriniz, üniversitede hocalık yapmış olmanızdan mı?
Onun da çok büyük etkisi var. Şimdi öğrencilerimden biriyle de aynı oyunda oynuyorum. Çok yetenekli, çok akıllı, geleceği çok parlak bir oyuncu kardeşim Tuğrul Türek.
