Müziğimde Ulaşılmaz Olana Özlem Var
Posted by M. SadıkErkan Oğur, 1954 Ankara doğumlu ama onun müzik öyküsünün başladığı yer olan Elazığ’la başlıyor hayat öyküsü de…Müziğinde duyduklarımız çocukluk ve gençlik dönemlerinin geçtiği Elazığ’ın kazandırdığı kültürel birikimin yansımaları…
Doktor bir baba ve orta tahsilli ev hanımı bir annenin çocukları Erkan Oğur. Baba Oğur biricik oğluna 6 altı yaşındayken oyalanması için boyu kadar bir keman alır. İlk günlerde çok barışık olmaz ama yıl sonuna doğru alır kemanı kaçar Harput’un tepelerine, dağlarına.. Eğlence olsun diye eve giren keman, ailedeki büyüklerin keyfini kaçırmaya başlamıştır. Oğulları sık sık ortadan kaybolur. Bu soruna bir çözüm bulunur ve keman erişilemeyecek bir yere kaldırılır. İşte o günlerde temeli atılır müzik serüveninin…
Fizik tahsili için Almanya’ya gider ve gitar çalmaya başlar. Hayatı ile ilgili tercih yapmak zorundadır. İstanbul Devlet Konservatuarı açıldığını duyar ve fizik tahsilini bitirmek üzereyken bırakıp, müziği tercih eder . Ardından Oğur, pek çok müzik tarzıyla ilgilenir, Halk müziği, Klâsik Batı müziği, etnik müzik, caz, blues vs.
Bağlama, cümbüş, kopuzdan sonra gitar ve perdelerle oynamaya başlar. Türk müziği ses sisteminde tampreman dışı seslerin kullanıldığı akorlar düşler. Türkiye’de ilk profesyonel çalışması Kibariye ile başlar. Mazhar Fuat Özkan’ın ilk plaklarında yer alan “Güllerin İçinden” ve “Bu Sabah Yağmur Var İstanbul’da” ile ilk kez perdesiz gitarı kullanır. İsmail Hakkı Demircioğlu ile Gülün Kokusu Vardı, Okan Murat Öztürk ile Hiç, İsmail Hakkı Demircioğlu ile Anadolu Beşik, Bir Ömürlük Misafir, Eşkiya ve Djivan Gasparyan ile Fuad isimli çalışmaları müzik severlerin beğenilerine sunulmuş.
Üzerine sinmiş derviş kokusuna rağmen, sessiz bir çığlığı var; Erkan Oğur’un… Sancılı bir süreçten sonra müzik, hayatın akışında baş köşeye kurulmuş. Güneşin tüm cömertliğini sergilediği, ılık esen bahar rüzgarının bize dostluğu ve öğütlediği bir öğle üstü, uzun uğraşlar sonucu nihayet ulaştığımız Erkan Oğur’la o dinleyeni ötelere götüren müziğini konuşuyoruz.
Sohbetimizin mekanı sahilde bir kır kahvesi ve fonda perdesiz gitar sesi var. Konuşurken buğulanıyor gözlerimiz, kelimeler tüm gücünü yitiriyor.. Ruha hitap eden, mütevazı bir sanatçı …Gönüldeki müziği, türkülerin gizlerini harmalayan bir insan…
Elazığ’ın (Harput) kokusunu, rengini motif motif işlediği yerel müzik çalışmaları, özellikle anonim eserlere getirdiği düzenlemelerdeki özgünlük, sizi kadim dostluklara misafir ediyor.
Caz, blues, perdesiz gitar ve türküler…Erkan Oğur’la birlikte ilk akla gelen satır başları.. Müzik serüveninizden bahseder misiniz?
Ben küçük yaşlarda, 5-6 yaşlarımda müziğe başladım. Keman, yöre sazlarından cümbüş, dede bağlama balta… Böyle başladım. Elazığ’da büyüdüm. Yörenin folklorik öğeleri ve radyodan duyduklarımla çıktım yola. Radyo çok yeniydi ve en büyük zevkimiz radyo dinlemekti. Ailede müzisyen yoktu ve müzik aletlerinden anlayan da yoktu. Çocuk müzik ilişkisi nedir bunları bilen de yoktu tabii ki. Bizimkisi oyun oynamak gibi bir şeydi o zaman. Sanki elimde bir oyuncak vardı ve oynuyordum.Babam doktor, annem orta eğitimi almış bir kadındı. Aydınlık kafalı insanlar olmalarına rağmen müzik tarafıma pek ağırlık vermediler.
Dolayısıyla ne yaptıysam, kendi başıma yapmak durumunda kaldım.”Müzik mi yoksa başka bir şey mi” sorusunun cevabını ancak üniversite yıllarında verdim.. Uzunca bir süre zihinsel jimnastik yaptım. Kendi kendimi eğitmeye çalıştım.
Aileniz bu kararınızı nasıl değerlendirdi?
Pek onayladıklarını söyleyemem. Şu anda babam yaşamıyor. Annem, çocuk eğitimi ve müzik arasındaki ilişki bilinciyle değil ama hep destek olmuştur. Ben büyük bir yalnızlık çektim ve zaman kaybettim. Çocuklardan beklenen standart aile şablonları vardır; mühendis olsun, doktor olsun gibi. Benimki si de öyle bir hikaye.
Elazığ ve Anadolu bu müzik öykünüzde tam olarak nereye oturuyor?
Elazığ benim müzik kaynağımdır. Oranın ve civar şehirlerin folklorik yapısından, halklarından besleniyorum. Karmaşık, kozmopolit bir yapı var oralarda. Süryaniler, Ermeniler, Kürtler, Zazalar, Aleviler, Türkmenler, Azeriler, Gurbetler hepsi vardır. Dolayısıyla zengin bir kültürel yapısı var. Zaten tarihinde, mimarisinde, yemek kültüründe, müziğinde, kıyafetinde bunların hepsini görüyorsunuz. Görmek isteyen görüyor daha doğrusu. Oradaki yaşam biçimi tüm olarak müziğimi felsefi açıdan etkilemiştir. Teknik olarak ise makam, tavır, estetik, melodik yapılar ve onların zenginlikleri, armoni çağrışımları, şive özellikleri Değişik halkların tavırlarının harmanlanması.
Hem sukünet var müziğinizde hem de bir haykırış. Bu üslup farklılığının nedeni nedir?
Hislerimle yaşarım, aklımla yaşamam. Aşırı duygusal birisiyim. Herkesin de çok fazla duygu yoğunluğu içinde olduğuna inanıyorum. Kimisi açığa vurur, kimisi vurmaz; kimisi anlar, kimisi anlamaz. Tasavvufla ilişkim sırf müzikle sınırlı değil. Müzik, hayatımızın içinde bizimle devam eden bir unsur sadece. Ben koyu, geleneksel mânâda tasavvufî kişiliği olan veya öyle yaşayan, yazan-çizen birisi değilim; ama doğal olarak kendimi tabiata yakın hissediyorum, öyle yaşamak özlemi var bende. Düşüncelerim, oturuşum, kalkışım filan biraz öyle gibi görünüyor. Ya da ben öyle hissediyorum.
Çalışmalarınızın isimleri de çok etkileyici mesela neden Telvin ?
Her enstrümanı elinize aldığınızda veya müzik tasarımı için çalıştığınızda, bir öncekinden daha farklı olduğunu görüyorsunuz. O yüzden müzikteki bu hâlden hâle geçmeyi telvin’le, tasavvuftaki mânâsıyla bağdaştırıyorum. Bu hayatımızın gidişatı gibi. O yüzden grubun adını da Telvin koyduk. Hiçbir iddiası yok. İfade biçimi, sürekli değişen bir karara doğru, hiçbir zaman ulaşılamayan o karara doğru giden bir yapı. Benim yaptığım ya da yapmaya çalıştığım müziklerde böyle bir yaklaşım var.
Perdesiz gitar hangi ihtiyaçtan doğdu…Perdesiz gitar Erkan Oğur müziğini bir arayış ürünü müdür?
Perdesiz gitar için temel nokta, tamperaman dışı seslerle Türk Müziği seslerin çalınabileceği bir alete ihtiyaç vardı. Temel düşünce insan sesinin kendisidir. İnsan sesine ancak perdesiz yani sınırlandırılmamış bir enstrümanla yaklaşılabileceğimi düşündüm. Biraz akustik bilgi, biraz müzik bilgisi ve el becerisiyle perdesiz gitar oluştu. 6 yıl Almanya’da kaldım. Bu süre zarfında yalnızlık ve Anadolu özlemiyle bu tarafın müziğini daha da merak eder oldum.. Böylece doğu müziğini iyice benimsedim. İçimden o gelmeye başladı. Gitarın yetmediğini, daha fazla sese ihtiyaç olduğunu düşünerek perdesiz gitar yapmaya başladım. Çocukken keman, cümbüş ve özel saz çalmış olmamın verdiği duyum ile gitarı yetersiz bulmaya başladım.
Yeniden müziğinizin felsefesine dönersek… Hümanizmi, bilgeliği, erdem arayışını hissettiren ezgileri seçmiş olmanız bir mesaj mı?
Müzik, notalar, savrulan nağmeler, enstrumanlar, orkestralar, kayıtlar sadece işin yüzeysel tarafı; aslında her şey bir enerji biçiminden başka bir şey değildir. Sürekli değişen bir karara doğru, hiçbir zaman ulaşılamayan o karara doğru giden bir yapı. Benim yaptığım ya da yapmaya çalıştığım müziklerde böyle bir yaklaşım var. Ben bütünün bir parçası olduğumuzu düşünüyorum. Evrende hareket halindeyiz, enerjiyiz ve dönüşüyoruz. Benim müziğim eğlenceli bir müzik değildir. Ulaşılmaz olana bir özlem vardır. Bir şey anlatmak ister ama bunun ne olduğunu ben de tam bilmiyorum. Müziği nağme olsun diye yapmam.Tabi ki mesaj var. Bir şey anlatmak isteyen bu müzik, sözle değil de müzikle, duyguyla, inançla…Müziğin sadece bir unsurudur sözler. İnsan sesi doğal olarak, direkt kontak olarak kullanılan bir özelliktir. Erkan Oğur müziği bir anlatım müziğidir. Bu benim yaşam biçimimi de yansıtıyor. Ben hem iç temizlikten hem de dış temizlik yanayım. Doğru olandan yanayım. İnanmış olmaktan yanayım. Müzik de aynen birebirdir. Ben emprovizasyon yaptığımda olan neyse odur. O anki duygudur o. Müziği arınma olarak görüyorum.
Türküler, Anadolu kültür tarihinin çeşitliliğini yansıtır. Zeybekler, halaylar, horonlar, barlar, bengiler, semahlar vardır… Çoğunda hüzün egemendir beraberinde bir asalet ve vakar vardır.. İnsanın içini kıpır kıpır eden oyun havaları vardır. Davulu, zurnası, kaşığı, kavalı, bağlaması, divanı, curası, kopuzu, kemençesi vardır. Anadolu bambaşkadır. Ne başkası Anadolu’ya benzer ne Anadolu başkasına… Kendisidir. Kendi olandır. Anadolu halkının inanış ve yaşayışı mistik bir ritüeldir. Anadolu insanı ne ürettiyse sevgi ve hoşgörü birikimiyle üretmiştir. Bir arada yaşamayı erdem sayan, farklı olana saygı gösteren bir geleneğin insanlarıdır. Yunus’u, Mevlana’sı, Hacı Bektaş’ı vardır. Anadolu’nun erenleri çoktur….
Seçtiğiniz detaylarla doğanın tüm sesini ve renklerini harmanlıyorsunuz Doğu ve Batı sentezi ve evrensel bir mistisizm. Bunu kurgularken kriterleriniz neler ?
Müzikte sentez olduğuna inanmıyorum.Doğuyu Doğu gibi Batıyı Batı gibi severim. Yani Doğu’yla Batı’nın birleşmesi olayını pek fazla önemsemiyorum. İnanmıyorum da. Burası böyle, orası öyle. Öyleyle böyleyi karıştırdığın zaman bazen güzel şeyler çıkabilir ama benim öyle bir iddiam yok.
Türkülerin genç nesile tanıtılması ve sevdirilmesi gerekçesiyle mordernize edilmesi konusundaki görüşleriniz nedir?
Modernize edilmiş türkü tanımı da hoş bir tanım değil. Ben de dahil olmak üzere bazıları türküye yaklaşmaya çalışıyor. Kimisi daha çok yaklaşıyor. Kimisi daha az yaklaşıyor. Türkünün ilk söylendiği anda en saf en mükemmel olduğuna inanıyorum. Ondan sonra sizin deyiminizle modernize edilmiş halini türkünün özünden uzaklaşmak olarak görüyorum. Türkünün kendisi ürediği an duygusuyla, saflığıyla, yaşamışlığıyla oluştuğu an en yüksek seviyededir en modern haldedir. Daha sonra birisinin onu öğrenip aktarması, bir tarafına bir şey ilave etmesi, bazı yerini değiştirmesi, sözlerini bozması sonra aradan yıllar geçip modalara göre değiştirilip söylenmesi türküden uzaklaşmaktır. Bizlerin yaptığı ona doğru yönlenmek, orijine doğru gitmektir. Benim böyle bir çabam var. Müziğin o saflığını hissedebiliyor, onu özlüyorum ve ona yaklaşmaya çalışıyorum, ama benimkinde de bir sürü nefs problemleri var. Acaba şurasına şunu yapsam gibi yaklaşımlar bende de var ama dozunu kaçırmamaya çalışıyorum. Yinelersek türkü yapıldığı zaman saflık taşıyor. Ama ben insanın beste yapabileceğine de inanmıyorum. Hatta müzik yaptığına. Sadece kendisine verileni, ilham edileni ortaya koyuyor.
Yani sanatçı daha önce olan bir şeyi mi ortaya çıkarıyor. Orijinal bir ürün yok mu ortada?
Evet sanatçı hatırlıyor, buluyor, keşfediyor, resmediyor. Kendisinin yaptığını sanıyor. Sanatçı var olan şeyi bulup çıkarıyor. Biz yaratamayız, sanatçı kendi birikimine göre düzenler, aranje eder, esinlenir, yaptığını zanneder aradan 30 sene geçmiş geçmişte var olan şeyi bir başkası ben buldum der yeni bulduğunu zanneder. Biz sadece yorumlarız, yoktan var edemeyiz. Dolayısıyla insan müzik yapamaz. Hatırlar, yorumlar, üst üste koyar, art arda getirir.
Erdemli ve sufice bir yürekten dökülen notalarla kendi müzik aletlerini kendi yapan bir teknik kafa… Müziğinizin matematiğini hatta sanki fiziki bir yapısı da var. Bu ilişkiyi biraz anlatır mısınız?
Batıda bizden farklı olan tampreman müzik sistemi var. Bizde ise bunu da içermekle birlikte bir sürü farklı sesleri de içeren bir sistem var. Bir uşşak makamı var, hüseyni makamı var; batıda rige var, orien var v.s. Bunların hiç biri çakışmıyor. Doğu modlarıyla, batı modları birbirinden faklı. Bizim içinden geldiğimiz müzikler bizimle birlikte yaşayan, üzerimizde taşıdığımız değerler. Üstümüz başımız gibi, duygularımız gibi. Klasik gitar ölçülerinde batı armonisini ve çeşitli bestecileri dinledim. Kütüphanelerden eserlerin notalarını buldum. Plaklarını dinledim. Metotlarını anlamaya çalıştım. Batı müziğini belli ölçüde tatmaya, anlamaya başladım. Duyum olarak hem bizimkini, hem o tarafı ayırt etmeye başladım. Ama önce kendi müziğimizi tanımış olmamın büyük katkısı var. Tersi olsaydı, önce batı müziğini tanısaydım, kendi müziğimizi tam olarak kavrayamaz, duyumsayamazdım. Müzik okulundaki eğitimlerde de bunun uygulaması vardır. Çocukluktan başlayarak verilen müzik eğitimlerinde önce doğu müziğinden başlanır. Tek ses değil farklı bir sürü sesi içinde barındıran doğu müziği ile eğitimine başlayan çocuk, batı sistemini kolayca kavrayabiliyor. Zengin bir üretim ve anlayış için bunun böyle olması da faydalı.
Batıdaki müzik temeli hakkında bilgi verir misiz?
Batı tempreman sistemi zorlama bir sistem. Alman bir fizikçi tarafından bulunmuş. Bir tam ses ortadan ikiye bölünmüş, bir oktav on iki sese ayrılmış ve sistemleştirilmiş. Basta koyulan kural üzerinden geliştirilmiş bir enstruman olan org ile bu sistemde eserler verilmiş.
Tampreman sistem ile Batı, 20. yüzyılın başlarına kadar geldi. Müzikologlar, fizik ve müzikle ilişkisi olanlar, insan kulağının işitebileceği en küçük aralıkları hesap edip, on ikiye böldüler. Bunlarla da müzik yapmaya başladılar. Ama gördüler ki bunlar doğaya, doğal sisteme uymuyor. Dokuz komalık ses sisteminin doğadan olduğu, binlerce yıllık bir süreçten geçerek geldiği anlaşıldı. Anadolu’da ve Hindistan’da bu yüksek bir seviye ulaşmış. Çok yüksek seviyelerde makam anlayışları gelişmiş. Bugün 50 tanesi, belki 20 tanesi kullanılıyor ama bine yakın makam oluşturulmuş. Çoğu terkedilmiş. Ama büyük ifade gücü olan bir sistem.
Şu an Türkiye’de hakim olan müzik kültürünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeni bir şey yok. Unutulmuş eski eserleri, bugünün kulakları kısılmış insanlarına yeni renklerle, teknolojik imkanlarla, enstrumanlarla, tınılarla sunuluyor. Sadece renk değişik. Frekans aynı, 440 ise yine aynı, 305 ise yine aynı. Modalar var. Bu modalar da geçici biliyorsunuz. Bu şekilde sunuluyor.
Türkiye’de müziği böyle ulu orta olan bir ülkede bu kadar duyarlı nasıl olabiliyorsunuz?
Doğru bu benim için zor oluyor. Ama dinlemeyerek yırtabiliyorum. Müzik dinlemek tabiiki özel bir konu. Biliyorum ki artık insanın müzik dinlemeye ihtiyacı yok. Herkes kendi müziğini kendi kafası içinde tasarlayabilir. Her insan bunu yapabilir. Kafasının içinden senfoniler, konçertolar, türküler üretebilir diye düşünüyorum.
Sokak çalgıcılarını, elindeki aleti çok inandırıcı biçimde birebir çalanların müziklerini dinleyebiliyorum. Ama müziği anlamak adına baktığımda dinleyemiyorum. Çünkü herkes aynı şeyi söylüyor. Başlar başlamaz ondan sonra ne diyeceğini anlayabiliyorum. Başlaması, benim için bitmesi oluyor.
Hacer Adıgüzel – İSTONBUL
Tags: erkan oğur
This entry was posted on Salı, Kasım 24th, 2009 at 15:59 and is filed under Röportajlar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

