Erkan Oğur
Posted by M. SadıkTünel’de küçük bir kahvede oturduğumuzda Erkan Oğur uzun bir süre gelen geçene selam vermek zorunda kalıyor. Konuştukça Oğur’un mütevazı ve sakin kişiliği ortaya çıkıyor. İsmail H. Demircioğlu ile çıkardıkları “Anadolu Beşik” albümünü konuşmak derdimiz ama Demircioğlu gelemeyince fırsatı değerlendirip dereden tepeden bir konuşma yapıyoruz. Kişisel olarak yalnızca 1954 Ankara doğumlu olduğunu bildiğimiz Oğur hakkında bir sürü şey öğreniyoruz. Annesi ev kadını babası askeri doktormuş, bir de ağabeyi var ama devamı aşağıda.
5 yaşında saz çalmaya başlamışsınız. .
.Biraz da ailenin etkisiyle küçük yaşlarda başladı. Annemin söylediğine göre, iki buçuk yaşlarında radyolarda çalan şarkıları söylemeye başlamışım. Hatta “Perişan Saçların” diye bir şarkı varmış onu söylermişim mesela.
Anne babada ilgi var mıydı, yoksa sizin yeteneğinizi mi keşfetmişlerdi?
İlgimi fark edip müzik yeteneği var diye yaklaştılar herhalde. Kemanla başladım önce, sonra sadece Munzur yöresinde çalınan bir saz var o geçti elime, cümbüş çaldım. İlkokul döneminde mandolin çaldım. Sevemedim o aleti (gülüyor). Bu arada keman devam etti. Gitar çok sonra. Lise çağlarında, Bülentlerle (Ortaçgil) daha çok haşır neşir olduğumuz dönemlerde başladı. Bülent’le çocukluktan beri tanışıyoruz. Bülent Ortaçgil’in anne ve babası benim anne babamın arkadaşı. Gitar, müzik gibi birçok şeyi Bülent’lerden görerek büyüdüm. Çocukluktan beri onlar çalar biz dinleriz. Ama ortaokul sonlarında anneme bir gitar alması için ısrar ettiğimi hatırlıyorum. Gitarla olan mantıklı ilişkim yirmili yaşlardan sonra başlar. Öğrenmek anlamında, önce gitar daha sonra elektro gitar, sonra da perdesiz gitar yaptım.
Üniversitede fizik okumuşsunuz…
16 yaşında üniversiteye girdim. Okula erken başlamıştım çünkü ilkokul ve ortaokulu Elazığ’da okudum. Liseyi Kabataş Lisesi’nde. Ankara Fen Fakültesi Fizik bölümüne girdim. Çocuktum üniversiteye girdiğim zaman. Sorumluluk vardı ve bize pompalanan yüklü eğitimin sıkıntıları çökmeye başladı, kafa da başka yerde, müzikte.
Oğlum adam olsun diye mi fizik okuttular?
Bizim kuşağımıza uygulanan eğitim politikaları sonucu herkes, doktor olsun mühendis olsun gibi bir şey vardı. Bilinçaltına ittik içimizde olanları. Fen Fakültesine girdim, orada üç yıl fizik okudum, aslında iyi de gidiyordu. O sırada üniversite olayları çıktı, beni de tahsilim engellenmesin diye Almanya’ya gönderdiler, Münih Üniversitesi’nde üç yıl fizik okudum yine.
Bu arada müzikle ilginiz ne durumdaydı?
Üniversite yıllarında Almanya’da klasik gitara başladım. Türkiye’den uzak olmanın verdiği rahatlıkla, kendi kendime repertuarları inceleyerek, daha çok ona yönelerek tabii ki okuldan soğuyarak. Klasik gitarı kendi kendime öğrendim, sonunda üniversiteyi bıraktım. Paris’teki bir müzik okulunun imtihanına girdim. İki ay okudum. Orada klasik gitarcı olmadığımı fark ettim. Acı gerçek. Orada gösterilen şeyleri yapabileceğimi de gördüm, biraz da onun verdiği cesaretle hayatımı değiştirdim.
Burada kıyamet kopmadı mı?
Kıyamet tabii ki koptu. Çok kızdılar, ben her şey bittikten sonra onlara haber verdim. Okullarla aram iyi değil. Belki daha özgür geliyordu bana. Ben hisleriyle hareket eden birisiyim. Tesadüfen bir şey olur hayatımda o beni doğru yönlendirir. Kaderciyimdir, üzerine gitmem bir şeylerin. Halimden memnunum ama müzikle yaşamak zor. Aslında müzik ruhun gıdası değildir.
Niye?
Tam tersine acı, doğum sancısı, yürek çarpıntınsı gibi bir şey. Ama arada saniyelik güzel bir şeyler oluyor, hoş bir şeyler yapmışsınız, güzel olmuş, ama öyle saniyelik bir şeyler ki. Benim için bir kere her şey. Sürekli iç tüketim var, çok enerji kaybediyorsunuz. O yüzden müzikle yaşamak zor.
Fizik okumanın bir yararını gördünüz mü?
İyi ki bitirmemişim. Kötü bir fizikçi olurdum herhalde. Şimdi ortalama bir müzisyen olmayı tercih ediyorum. Fakat fizik eğitiminin enstrüman yapımı konusunda yararı oldu. Mühendislik, akustik, malzeme ve ölçme biçme konusunda fizik düşünce çok işime yaradı. Ama müzik de bir dildir, fiziği de matematiği de içeriyor.
Bir yazıda “bir gün canım sıkıldı ve perdesiz gitarı icat ettim” gibi bir şey vardı.
Onu espri diye birkaç kişi kullanmıştı ama ciddi yazanlar da buna inanmış. Perdeli enstrümanlarda sınırlısınız, sadece perdelerin olduğu bölgeleri seslendirebiliyorsunuz, onun dışındaki sesleri çıkartamıyorsunuz. Perdesizlik bunu ortadan kaldırıyor. Perdesiz gitarı yapmamın sebebi son derece basit: Türk müziği seslerine ve diğer bütün sonsuz seslere ulaşabilmek. Ama ana sebep, Türk müziği seslerini ifade edebilmek, makam çalabilmek, türküleri ya da Türk müziğini taksim edebilmek, o şekilde doğaçlama yapabilmek. İkinci bir neden de çok rahat çalabileceğim, en ufak bir dokunuşla ses çıkarabileceğim bir gitar yapmak istiyordum. Çünkü bir dönem ellerim rahatsızdı. Çok fazla klasik gitar çalışmaktan bileklerimde urlar çıkmıştı. Onun sonunda ellerimde güç kaybı olmuştu. Perdesiz gitarı okşar gibi çalarsınız, dokunursunuz. Biraz da bu yüzden, yumuşak, pamuk gibi dokunmak için. Biraz da cahil cesaretiyle.
Paris’ten sonra ne yaptınız?
Almanya’ya, sonra 80′de Türk Müziği Konservatuvarı’na gittim. 84′te bitirdim. 80′de geldikten sonra darbe oldu yurtdışına çıkışlar yasaklandı. Ben de çıkamadım. Gitmek istemiştim. Belki de bambaşka bir hayatım olabilirdi, ama kadercilikten kaynaklanan bir şeyle kaldım Türkiye’de. Şimdi hiç bir yere gitmek istemiyorum. Yalnızca bu ülkenin her yerini gezmek istiyorum. Sonrasında askerlik, arkasından okulda hocalık yaptım bir sene. 80′den itibaren profesyonel olarak çalışmaya başladım. Geri planda. 89′da Amerika’ya gittim. 2 yıl kadar kaldım ve döndüm. İlk albümü 94 yılında çıkardım. Fretless. Bir Ömürlük Misafir, Eşkıya, Gülün Kokusu Vardı , Hiç ve şimdi de Anadolu Beşik.
Anadolu Beşik’te de eski türküler yorumluyorsunuz, artık türkü yazılmıyor mu?
Uzmanların bir tahmini var, 15 bine yakın türkü var. Bunun 5-6 bin tanesi gün ışığına çıkarılmış. Ve türkü modası öncesine kadar da 200-300 tane türkü repertuvarı sürekli dönüyordu. Biraz da Fırat Türküsü’nün etkisiyle sanırım, türkü merakıyla yeni türküler derlenmeye başlandı. Ama müzik için benim özel yaklaşımım, en yeni müzik en eski müziktir. Şimdi yapılanlar hatırlamayla, buluntuyla, etkiyle, esinlenmeyle ya da çalıntıyla yapılıyor. Yeni bir türkü demek benim için bu güne kadar olmamış bir şeyi bulma ya da hiç bilinmeyen bir ses aralığı yaratmak. Ona yeni diyebiliriz. En yeni müzik tabiatın kendisi, bebek ağlaması, insan haykırışı. Bunlar yeni, müzik çok eski. İnsan ne kadar eskiyse müzik de o kadar eski. İnsanlar ne kadar yeni yaptık deseler de.
Söyleşi: Nazan Özcan
Tags: erkan oğur
This entry was posted on Salı, Kasım 24th, 2009 at 16:34 and is filed under Röportajlar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

