Bestenin Varlığına İnanmıyorum
Posted by M. SadıkEşkıya filmine yaptığı müzikler, özellikle de kendine has Fırat’ın Türküsü yorumuyla -biraz geç olmakla birlikte- keşfettiğimiz Erkan Oğur’la yeni albümü enstrümantal Hiç’i ve müzikal arayışlarını konuştuk. “Hiç” ne ifade ediyor? Söz mü, ses mi? Perdesiz gitarla tanıdık Oğur’u. Bestenin varlığına inanmıyor arkan ve dünya müziği
Sessiz sedasız raflarda yerini aldı Bir Ömürlük Misafir. Aldı almasına da, sessizliği bir yıl gibi uzun bir süre devam etti. Uzun sessizlik Eşkıya filmiyle yerini bir harekete, bir meraka bıraktı. İnsanlar biraz gecikmiş olarak, Erkan Oğur’u keşfettiler; ilk albümün ve filmin melodilerinin hemen hemen aynı olmasına rağmen…
Sevdiler. Çünkü kendi yaptığı perdesiz gitarın esrarengiz tınısı insanların merakını uyandırdı, müziğindeki yalınlık insanlara huzur verdi ve sesinin derinliği insanları müziğine kilitledi. Hiç’i bu duygular içinde müzik marketlerden alanlar, doğrusu biraz hayal kırıklığına uğradılar.
Bildiğimiz türkülerin (Tutam Yar Elinden, Dedim Kız Yaşın Nedir gibi) enstrümantal olarak seslendirildiği albümdeki parçalardan bir tanesi Erkan Oğur’un albüm çalışmaları sırasında doğan kızı Gonca’ya hediye ettiği Dede ile Balta. Düzenleme, yönetmenlik ve repertuar seçimlerini Erkan Oğur ve Okan Murat Öztürk’ün birlikte yaptığı albüm, son aylarda önemli arşiv müziklerini dinlememize vesile olan Kalan Müzik tarafından çıkartıldı.
“Hiç” ne ifade ediyor?
Okan Murat Öztürk Hiç için, istenildiğinde güzel paylaşımlar yaşanabileceğine dair samimî bir örnek diyor. Sizin için nasıl bir paylaşım oldu?
Yaklaşık bir yıl önce, iyi niyetli ve iyi müzik yapmak isteyen birkaç kişi yardımcı olabileceğim düşüncesiyle beni aradı. Ne olduğunu bilmedikleri ama insanların dinleyebilecekleri enstrümantal bir çalışma yapmak istediklerini, benim böyle bir çalışmayı yürütüp yürütemeyeceğimi sordular. O aralar vaktim olmadığından, yalnızca bir iki parça çalabileceğimi söyledim. Repertuarı tespit ettik. Aranjman ve düzenlemeyi onlar üstlendi. Bir iki parça kaydedildi. Sonra istenildiği gibi olmayacağı görüldü; genel havası, düzenleme mantığıyla… Bunun üzerine yönetim ve düzenlemeyi de benim yapmamı istediler. Ben de Ankara’dan aynı zamanda arkadaşım olan Okan Murat’ı arayıp, birlikte yapalım dedim. İçerik, biraz tasavvufi, biraz ahlaka yönelik repertuarın enstrümantal yorumu oldu.
Okan Murat Öztürk’le daha önce birlikteliğiniz var mıydı?
Kayıt şeklinde yoktu ama eskiden tanıdığım bir arkadaşım, iyi bir müzisyen, jeolog. Bağlamayı da iyi çalıyor. Onunla zaman zaman müzik alışverişimiz oluyordu, hem düşünce bazında, hem repertuar araştırması, hem bağlama tekniklerinin geliştirilmesi anlamında…
‘HİÇ, yoktan iyidir’ diyorsunuz. Bu bir çeşit gönderme mi, yoksa oldukça mütevazı bir çalışma mı?
Hiç aslında her şeyi içereni temsil ediyor. Albümdeki müziklerin sözlerine bakıldığında, insan, kâinat, zaman, duygu, ahlak gibi kavramları tartan bir bütünlük görülüyor. Her şeyi aşıyor ve bir yerlere gidiyorsunuz… Ama sonunda ulaştığınız yer bir boşluk. Onun için soyut bir şey olmasını istedim ismin. Biraz da halk arasında ‘hiç’ bilinmiyor, anlaşılmış değil. Belki de birkaç kişi tarafından anlaşılır, farkına varılır diye düşündüm.
Müzikal anlamda bir gönderme geçti mi aklınızdan?
Hayır. Bizim, yaptığımız müziği kimseyle kıyaslama, tartma, rekabet etme gibi bir derdimiz olmadı. Çünkü bizim yaptığımız doğrudur, öbürleri yanlıştır diye bir şey yok.
Söz mü, ses mi?
Halk müziğinde yaşanan hızlı değişime öfke duyuyor musunuz?
Yanlışlıklar olduğu ortada. Ama bu her dönemde vardı. Çünkü neticede müzik, insan ilişkisiyle olan bir şey; hata da olacaktır. İçinde bulunduğumuz dönemde her şey biraz hızlı olduğundan, yozlaşmalar da o nispette göze çarpıyor.
Siz Hiç’i nasıl buldunuz?
Keşke lafını çok sık kullandım. Mesela keşke sözlü olsaydı, keşke daha arı olsaydı, keşke daha az müzik daha çok sessizlik olsaydı, daha iyi kayıtlar olsaydı, keşke daha çok duygu yoğunluğu olsaydı gibi…
Hiç’in sözsüz olması sizi tanıyanlar arasında gerçekten de bir hayal kırıklığı yarattı. Bu bir tercih miydi?
Bu, fikri bize getiren kişiler tarafından düşünülmüş enstrümantal bir çalışmaydı, öyle de oldu.
Sizin hislerinizi sözle değil sesle aktarmak gibi bir tercihiniz var mı?
Benim için müzik bir bütün. Söz de olur ses de… Önemli olan hissedilenlerin estetik bir duygu ile aktarılması.
Bu aktarımda birinden birinin daha anlaşılır olması söz konusu mu?
Yüzeysel düşünüldüğünde sözlü anlatım hemen anlaşılıyor. Kolay çünkü. Gerçi onda da bin senedir söylenmesine rağmen anlaşılmayan sözler var, ama müzikle anlatım daha soyut olduğundan daha zor. Ama dediğim gibi ben müziği genel ve bir bütün olarak düşünürüm. Ritimler veya darplar arasında boşluklar, veya tabiat sesleri gibi müzik enstrümanları dışı sesler de olabilir. Hiç’in sözsüz olmasına tepkiler bana da geliyor. Hatta geçen İzmir’den bir mektup aldım. İlk albümümden sonra koşarak gidip Hiç’i alan bir dinleyici, içinde hiç söz bulamayınca öfkeyle, oldukça kızgın dille bir mektup yazmış.
Perdesiz gitarıyla tanıdık onu
İlk olarak Mazhar Fuat Özkan’ın Güllerin İçinden şarkısında çaldığınız perdesiz gitarla tanındınız. Ondan önce ne yapıyordunuz?
Ondan öncesi profesyonel olmayan dönem. Benim biraz popülist manada, yaşamak için para kazanmaya yönelik çalışmalarım Mazhar Fuat Özkan’ın orkestrasında başladı. O arada 1976 yılında yaptığım perdesiz gitarı kullandım. Onun tınısının farklılığı, bir renk olarak Türkiye’deki müzik camiasında hafif bir merak uyandırdı.
Sonra Çekirdek Sanatevi… O dönem profesyonel olmayan spontan çalışmalarınız var…
Evet. Biri Perdesiz Gitarda Arayışlar, öteki Nefesler. Profesyonel manada olmayan, oda kayıtları şeklinde birçok çalışma yapılıyordu orada. Onlar sonradan Fikret Kızılok tarafından stüdyoya sokulup, piyasaya sürüldü ve başka bir manada kullandı. Bizim iznimiz olmadan.
Ardından Eşkıya filminin müzikleri. O dönemde Bir Ömürlük Misafir adlı ilk albümünüz piyasada olmasına karşın, sanki yeni keşfedildiniz.
Filmden bir yıl önce ilk albümüm çıkmıştı Türkiye’de. Ondan bir yıl önce de Almanya’da Fretless çıkmıştı. Eşkıya filminde yaptığım müziklerde kullandığım tınılar ve tavırlarla benzeşiyordu Bir Ömürlük Misafir’in müzikleri. Ancak filmin reklamasyonu çok iyiydi ve böylelikle müzik de geniş kitlelere yayıldı.
Artık film müziği yapmayacağınızı söylüyorsunuz.
Doğru, çünkü ben film müzikçisi değilim. O dönem tesadüfen, Hiç albümünde olduğu gibi, bizim şöyle bir düşüncemiz var, sen ne yaparsın gibi bir durum vardı ortada. Ben de müziklerini yaptım. Gerçi artık film müziği yapmayacağım alınmış bir karar değil, projeyle düşünsel olarak bağdaşabileceğim bir şey olursa tabii yaparım, niye olmasın. Ama ben film müzikçisi değilim. Sadece müzikle bir şekilde ilgisi olan bir kişiyim.
Bestenin varlığına inanmıyor
Siz halk müziğinin otantikliğinden yanasınız. Hiç’te de kemençe, bağlama, tambur gibi geleneksel sazlar kullanılmış. Perdesiz gitarın bu sazlarla bir araya gelmesi otantikliğe aykırı bir durum değil mi?
Evet, belli manada aykırı. Ben otantizmden şunu anlıyorum: En orijinal hal, ilk doğduğu hal. Sesin ilk ham hali, en güzel halidir. Duygunun en katkısız, en saf halidir. O hali tercih ederim ama bu devirde, bu gidişatta öyle bir şey yapabilmemiz mümkün değil. Bu da yozlaşma neticesinde yaşadığımız bir süreç. Ben otantizmi, ya da orijinali nasıldırı tahayyül ederek müzikler tasarlamaya çalışıyorum. Hiç’in eleştirilecek yanlarından biri de otantizme yakın olup olmadığıdır. Çünkü bir gelenek var, -gerçi o gelenek nasıl oluşmuş, ne zaman oluşmuş o da tartışılır ama-, bizim yaptığımız o geleneğin dışında bir şey, bir orkestrasyon çalışması; falan sazla filan sazın yan yana getirilmesi. Oysa otantizm yeni doğan bebek gibidir.
Otantik çalışmalar yapmak artık imkânsız denilebilir mi?
Bence bir müzik parçasının saflığı onu üreten kişinin saflığıyla doğru orantılıdır. Ve bugün o saflıkta bir üretim olduğunu sanmıyorum. Çünkü türkü üretimi diye bir şey yok. Türküler yapılmış, olmuş bitmiş şeylerdir. Bundan sonra yalnızca tekrarı ya da esinlenmeyle benzerleri olabilir. Bu nedenle müzikte otantizmin olması ya da saf, arı bir şeyin ortaya çıkması nadir olabilir. Ben rastlamadım. Aslında bu sorun beste tartışmasını da beraberinde getiriyor. Ben bestenin olmadığına inanıyorum. Bu dediğim saflıkta, arılıkta, varolan eserlerden etkilenmemiş bir parça üretimi söz konusu değil. Biz beste yaptık sanıyoruz, oysa onlar yıllardır bazı armonilerin kafamıza sinip, bir şekilde ortaya çıkmasıyla oluşan melodiler…
Sürekli yeni sesler arıyorsunuz. Bunun için perdesiz gitar, telli baba gibi sekiz telli gitar yaptınız.
Bunların dışında size ait enstrüman çeşitleri var mı?
Model olarak geliştirdiğim bir sürü gitarım var. İşte altı telliler, klasik olanlar, çelik telli olanlar, bir sapı perdeli diğeri perdesiz olmak üzere iki saplı olanlar… Bağlamayla ilgili olarak da bazı araştırmalarım var. Onun da tel sayısını artırarak daha çok ses elde etmek istiyorum. Bir de uzun ses ihtiyacından dolayı E.Bow diye bir manyetikle çaldığım, ney sesine benzer sesi olan bir enstrüman yaptım. O da diğerlerinin tersine sadece bir telli olan enstrüman haline dönüşecek.
Tarkan ve dünya müziği
Tarkan’ın son dönem Avrupa’da oldukça popüler olması müziğinin Anadolu kokmasıyla bir ilgisi olabilir mi sizce?
Tarkan’da bir Anadolu hali göremiyorum ben. Müziklerinde de bir Anadoluluk yok. Belki söylediği Türk sanat müziği parçalarında öyle bir his alınabilir. Tarkan, güzel sesi olan bir genç.
Öğrenmek istediğim yurtdışında Türk müziğine karşı bir ilginin olup olmadığı. Çünkü Peter Gabriel da bir çalışmasında Türk motifleri kullanmıştı…
Bu bir moda. World müzik dedikleri şey. Çin’in, Hindistan’ın, Endonezya’nın ve birçok ülkenin müziklerinden bazı tınılar alınıp mantıklı ya da mantıksız bir araya getirilmesiyle oluşan bir moda. Müzik bir çıkmazda çünkü. Tekrardan başka bir şey yok. Zorunlu olarak yenilikler aranıyor, bir şey bulunduğundaysa onun etrafında toplanılıyor ve hızlı bir şekilde tüketiliyor. Bu ilgi bence Anadolu’nun anlaşılmış olmasından ya da yüksek düzeyde bir müziğe sahip olmasından değil. Ama orada böyle bir rengin olduğunun birkaç kulak tarafından hissedilmesi de bir kârdır.
Sizin dünyada çalmak istediğiniz müzisyenler var mı?
Var tabii. Dünyadan göçmüş olanlar arasında da çok var. Çalmasam bile yanlarından oturmak istediğim insanlar var. Ya da aynı ortamı paylaşmak istediğim. Mesela Miles Davis. Çalarken orkestrasındaki sanatçısının yanına gidip, bir tane üflüyor ya, ben de isterdim orada durayım, çalmasam da benim yanıma da gelsin ve bir üflesin. Bir de en büyük özlemim tamamiyle bütün müziklerden muaf bir hale gelmiş doğaçlama anını yaşamak, özellikle caz müziği içerisinde… Doğaçlama yapma ihtiyacım çok fazla. Müziklerim de öyle oluşuyor zaten. Hiçbir kural tanımayan, kuralsızlığı kural olan, total doğaçlamaya yönelik ama zırvalamayan, belli estetiği, mantığı olan caz çıkışlı, ama içerisinde folklorik öğelerin de olabileceği perdeli ve perdesiz sazlarla bir trio projem var, onu özlüyorum.
Türkiye’de sesleri veya yaptıkları müzikler açısından beğendiğiniz isimler var mı?
Birçok alanda beğendiğim, müziğinden haz duyduğum insanlar var. Bir tanesi Tamburi Cemil Bey, bir tanesi Itri… Yaşayanlardan Neşet Ertaş, İmer Demirer, Arif Sağ, Sabahat Akkiraz, Erdal Erzincan… Klasik gitar çalan ama hiçbir zaman icraatta bulunmayan Erdem Sökmen, bence dünya çapında bir gitarcıdır. Caz gitarda Beyaz Kelebekler’in darbuka çalan en küçükleri Ercüment Ateş, şimdi iyi bir caz gitarcısıdır. Neşet Ruacan. Tuna Ötenel… Şarkı yapımında, batı kökenli de olsa önemli bir isim Bülent Ortaçgil. Sokaktaki çingeneler… En kötüsü bile bizden daha iyi çalıyor.
Söyleşi : Şahide Yazıcıoğlu
Tags: erkan oğur
This entry was posted on Salı, Kasım 24th, 2009 at 17:37 and is filed under Röportajlar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

