Benim Okulum Elazığ’ın Köy Düğünleri
Posted by M. SadıkErkan Oğur : Türkünün aslı "Neden Geldim Amerika’yadır. Bir Ermeniye ait. Bu adam 1920′lerde memleketi Harput’ta Amerika’ya göç ediyor. Önce Bandırma’ya geliyor, gemiye binip New York’a gidiyor. Orada yaşamaya başlıyor. Amerika’ya çok da uyum sağlayamıyor. Memleketi özlüyor. Ve orada, yine bu bölgeden müzisyenlerle Harput yöresi folkloruyla bir beste yapıyor. Anonim değil yani, bir beste. 0 yörenin folklorundan etkilenerek, "Neden Geldim Amerika’ya"nın hikâyesini yapıyor. Hem yörenin aksanı, hem Ermeninin Türkçe konuşmasını düşünün, koyu bir aksanla, çok güzel bir sesle söylüyor. Taş plak olarak kaydediliyor. Ben 89-90 yılları arasında Amerika’dayken Jerry Silverman adlı bir müzikolog sayesinde farkettim bu türküyü. Çok hoşuma gitti. Ben de Amerika’dayım, memleketi çok özlüyorum, bir-iki kere öyle söyledim. Sonra bir baktım, "Neden Geldim İstanbul’a" lafı çıktı ağzımdan. Birdenbire bizim İstanbul’daki durumumuza ne kadar denk düştüğünü gördüm. Göçü anlatan bir şey…
Siz bu türküyü söylemediniz ama, başkaları söyledi, hatta listelere girdi, gazetelere haber oldu, adınız bile geçmedi. Buna ne diyorsunuz?
Ben hiç bu isimler hakkında konuşmak istemiyorum. Yalnızca şu kadarını söyleyebilirim: Son dönem Türkiye’de yapılan müziklerin neredeyse tamamı, çalma, araklama, esinlenme yoluyla ortaya çıkmıştır. "Neden Geldim İstanbul’a"nın başına gelen de bu işte. Geçen sene bu türküyü bir CD çalışmasının içine koymayı düşündüm ve yaptık. Götürdüm birkaç firmaya. Hepsi ticari boyutlarda Şeylerle uğraştıkları için, "bu sıfır satar, sen bunu, en iyisi yurt dışında yap" dediler, akıllar verdiler. Bütün masrafları bana ait olmak üzere, bazı kayıtları burada, bazı kayıtları Amerika’da. Bazılarını da Almanya’da yaptım. O CD’de yer aldı bu türkü geçen sene. Burada yayınlanmadı. Tutmayacağı söyleniyordu. Bu olaylardan sonra ilgilenmeye başladılar.
Bu durumda o CD’nin Türkiye versiyonunu çıkaracak mısınız?
Şimdi, bir firmayla anlaştım. Dört parçayı şu anda kaydettim. Diğerlerini yılbaşından sonra kaydedip bitireceğim.
Almanya’da piyasaya çıkan CD’nin aynısı mı olacak?
Bu CD’nin biraz daha az enstrümantal olanı. Orada daha enstrümantal, emprovizeye yönelikti… Ben aslında perdesiz gitarı tanıtmak için yapmıştım bu CD’yi.
Perdesiz gitar ilk kez sizin yaptığınız ve çaldığınız enstrüman galiba…
Perdesiz gitar yeni bir enstrüman ve Türk gitarı olarak tanıtıyorum, hakikaten Türkiyeli bir çalgı. Şimdi pazarı oluşmaya başlarsa, belki aletin üretimi, patentini alma söz konusu olabilir. Ben çeşitli modellerini yaptım. İşte klasik, akustik, altı telli, sekiz telli…
Kendi müzik aletlerinizi kendiniz mi yapıyorsunuz?
Evet, genellikle kendim yapıyorum. Türk müziği konservatuarında okuduğum sırada, enstrüman yapımı dersleri de aldım. Mühendislik yanım filan da var. Daha önceki yıllarda fizik okumuştum Almanya’da. Ordan kalan bir etki var. Biraz akustik bilgisiyle, biraz müzik bilgisiyle, biraz el becerisiyle enstrüman yapımını ilerlettim. Mesela, bunun adı "Telli Baba"… Sekiz telli. Beş oktav ses sahası var.
Perdesiz gitar nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?
Perdesiz gitar için esas ihtiyaç, tamperaman dışı sesler ve Türk müziğinin seslerinin çalınabileceği bir enstrümana olan ihtiyaçtı. Esas maksat, perdesiz enstrümanlarda, aslında bütün enstrümanlarda, insan sesini taklittir. Buna da en ideal biçimde, insan sesinin kendisi gibi, perdesiz, sınırlandırılmamış bir aletle ulaşılabilir ya da yaklaşılabilir. Böyle bir ihtiyaçtan, Türk müziği seslerine olan ihtiyaçtan doğdu. Perdesiz gitar, caz için, blues için, rock için, hatta heavy metal için çok müsait bir alet… Eğer o pazara enstrüman olarak girerse ticari boyutu olabilir.
Gitarla mı başladınız müziğe?
Benim ilk sazım cümbüş ve bağlamadır. Cümbüş de perdesiz bir sazdır. Bizim yöremizde çok yaygındır. Oradan bir doğal alışkanlığımız, yatkınlığımız var. Yirmi yaşından sonra gitar çalmaya başladım. Gitarı çok sevdim. Bir yerden sonra, içimizde olan bir şeyden, buranın getirdiği ihtiyaçtan, yetmedi alet. Perdelerini sökerek, öyle bir arayış içerisinde bu alete ulaştım. Türk müziği ses sistemiyle ilgili, tamperaman dışı seslerin kullanıldığı akorlar düşünüyorum.
Elazığlısınız, siz de orada bulundunuz mu, yoksa aileniz daha önceden mi gelmişti?
Ailem oralı, ben de orada büyüdüm. 15 yıl çocukluğum orada geçti. Lise çağlarında ayrıldım.
Müzikle ilgilenmeye oradayken mi başladınız?
Evet, ben beş yaşından beri müzikle uğraşıyorum. Oyun şeklinde… Ailem çok destek olmamıştır bu konuda.
Ailede hiç çalan, söyleyen, kendinize örnek aldığınız yakınlarınız var mıydı?
Yok hiç, ne amatör, ne profesyonel kimse yok… Ben çok büyük bir yalnızlık altında, kendi kendime bu yola girdim. Ve çok zaman kaybettim tabi bu yüzden. Standart aile şablonları nedeniyle, okunacaktır, mühendis olunacaktır, doktor olunacaktır… Ama benim için hep müzik vardı. 0 yaşlarda bir müzik eğitimi görmedim. Sokaklar, dağlar, kuşlar, civarın müziği, yöre müziği… Benim okulum aslında, Elazığ’ın köy düğünleri oldu. Köy düğünlerinde duyduğum müzikler… Ve sonra çalmaya başladım.
Söyleyerek mi, çalarak mı başladınız?
Önceleri söylerdim. Sesim güzeldi. Ama çok utanırdım, yalnızken söylerdim. Çok zorlarlardı, arkamı döner, duvarın köşesine sıkışıp iki satır duvara doğru söyler, sonra heyecandan ağlardım, söyleyemezdim. 0 yüzden söyleme sorunum vardır hala. Hala halkın önünde söyleyemem, stüdyolarda kaçamak biçimde söylüyorum.
Müziğinden çok etkilendiğiniz, çok beğendiğiniz kişiler oldu mu?
Genelde müzik olarak ilgilendiğim kişiler var. Gitarla ilgili olduğum için bazı gitaristler var hoşuma giden, beğendiğim. John Mc Laughlin’i severdim, hala da seviyorum. Jimi Hendrix beni çok etkilemişti. Gitar heyecanımı o uyandırmıştı. Radyoda ilk defa Elazığ’da duydum onu. Bu nedir diye şaşırdım. Bunu ben öğrenmeliyim dedim. İçimde hala Hendrix unsurları vardır. Onun tonuna kimse ulaşamadı daha hala…
Bugün rock barları Hendrix’i yorumlamaya meraklı gençlerle dolu…
Hendrix’i yorumlamak cesaret işi veya cehalet mi demeli. Kendi müziğini yapmalı insanlar. Ama Hendrix önemli bir etkileyici unsur. Amerika’da her sene Hendrix yarışmaları oluyor. Bir sürü gitarcı onun parçalarını çalıp ödüller filan alıyorlar. Çok komik.
Açıkhava’daki konserinizde altı telli bas çalan bir genç vardı. 0 alet de sizin tasarımınız mı?
Haa, ilkin. Benim tasarımım değil. Yıllar önce, Fender marka bir gitarımın tellerini değiştirip bas gitar telleri takarak onu kalın ses veren bir alete dönüştürmüştüm. Altı telli bas, bas bas bağıran bir alet oldu. Hatta yaşayan bir konser vermeye kalktık. İki davul ve o gitarla birlikte. Bir sürü Marshall anfiyi arkamıza koydum, hepsini paralel bağladık. Davulcular da çok iyi davul çalan iki arkadaşım: Cem ve Turgut. Onlar, biri sağda, biri solda, ben de ortada çıktık çalmaya başladık, 15-20 dakika sonra yukarıdaki albay rahatsız oluyormuş, konser durduruldu. Konserin bir ilginç yanı daha vardı, gelip dinleyenlere biner lira veriyorduk.
Yine geriye dönelim isterseniz…
Ailede destek pek yoktu ama, annem çabalamıştır. Sonunda ben altı yaşındayken bir keman getirdiler. Kemanın boyu benim kadardı. Mümkün değil çalmam. Ben bu enstrümanla cebelleşip durdum. Bir yıl kadar kemanla uğraştım. Nasıl yaptım hatırlamıyorum ama, sonunda çözmüştüm aleti. Ben çok üstüne gider oldum aletin, dağlara kaçıyordum. Harput’ta bir uçurum vardı, yankı yapıyordu. Ben orada yay çekerek oynuyordum, dııın, dıııın diye… Orkestram yankılardı. Sonra ben kemanla yok olmaya başlayınca, bizimkiler rahatsız olmaya başladılar. Kaldırıp yüksek bir yere koydular aleti. Sonra, üniversite yıllarında fizik okumak için Almanya’ya gittim. Üç sene okudum, terkettim. 0 dönemlerde gitar ilgimi çekmeye başlamıştı. Klasik gitar plakları alıp dinlerken, o plaklarda çalan parçaların kütüphanelerden notalarını bulup çalarak öğreniyordum. Bu tabi çok uzun süren bir öğrenme yöntemi. Çok daha kısa zamanda bir hocayla öğrenilebilir ama, benimki oto didaktik oldu.
0 ilk kemandan üniversite yıllarımdaki gitara kadar hiçbir çalışmanız olmadı mı?
Bağlama, cümbüş, ud… Daha çok bağlama çaldım. Gitar çok sonra yani. Bağlama merakımdan dolayı altı telli bağlama yaptım. Prototip bir enstrüman… Çok sesli halk müziğinin doğru şeklini yapabilmek için, nasıl Batı müziği için piyano ana enstrümansa, bu da Türk müziğinin piyanosu olabilir. Akor düşünmek için bir imkân. Bunu yaptıktan sonra, üç telli bağlamanın ne kadar kıymetli bir alet olduğunu daha da iyi anladım. Altı tellide onun yapamayacağı bir sürü şey yapılıyor ama, bazı sihirli şeyler de yapılamıyor.
Bu aletin kabul göreceğini sanıyor musunuz?
Sanmıyorum. Bir iddiam yok ve çok erken, önce aletin müzik yapabilirliğini inceleyip tekniğini geliştirmek gerekli. Henüz emekliyor. İnsanlarımız çok tutucu, çok reaksiyon da görebilir…
Sizin bu tutuculuğu kırmak, onunla mücadele etmek gibi bir derdiniz var mı?
Ben pasif bir insanım. İçe dönük yaşayan birisiyim. Bir şeyler yaparım sunarım, kabul görür görmez veya eleştirilir filan, onlara çok kulak asmıyorum. Kapılar da açık, isteyen, merak eden gelip inceler, eleştirir. Ben insanları eğitmek istemiyorum. Ders veren insanlardan olmak istemiyorum. Şöyle yapılmamalıdır, bunun doğrusu budur, kötüsü şudur gibi… Müzik çok özel bir konu. Bana sorarsanız, yalnız yapan kişiyi ilgilendiren bir konu. İnsanların gece gördükleri bir rüya gibi. Birisi ondan hoşlanıyor, birisi öbüründen hoşlanıyor. Bir şey diyemezsin, sınırlayamazsın. Müzikle ilgili standartlar var tabi. Matematiksel sınırlamalar getirebilirsin. Estetik için de matematik sınırlamalar getirebilirsin ama, yine de acayip bir özgürlüğü var. Ben sadece kendim için yapıyorum. Civarımdakiler, insanlar hoşlanınca mutlu oluyorum.
Müziğiniz nelerden besleniyor, kaynağınız hala Elazığ mı?
Hala oradan besleniyor. 0 kadar büyük bir kaynak ki. Elazığ yöresinin seksene yakın türküsünü topladım. Dört kasetlik bir materyal var bende. Onları dinliyorum işte. Orijinim Elazığ ama, Karadeniz’e kadar, Ege’ye kadar uzanabiliyorum.
Müziğinizin bütününde mistik bir hava var sanki. Tasavvufla, dinle, mistisizmle ilgili misiniz?
Evet. Müziğim pek eğlenceli, neşeli değildir. Hep uzak bir şeye, ulaşılmaz bir hedefe özlem vardır. Dingindir, hüzünlüdür, enerjisi vardır ama. Bir şeyler anlatmak ister, ama bunun ne olduğunu ben de tam bilemiyorum, ama bir şey söylemek isteyen bir müzik bu; sözle değil de müzikle, duyguyla… Söz benim için müziğin bir unsuru sadece. İnsan sesi doğal olarak, direkt kontak açısından kullanılan bir unsur bence. 0 bakımdan anlatım müziğidir benimki. Benim yaşam biçimimde tasavvufa eğilim var. Herkes bunu söyler de, ben temizlikten, hem iç hem dış temizlikten, doğru olmaktan, dürüst olmaktan, inanmış olmaktan yanayımdır. Müzikte de öyle, birebirdir. Ben bir emprovizasyon yaptığım veya bir şey çaldığım zaman bir kere çalarım, olursa olur, olmazsa olmaz. Israr yoktur. 0 andaki duygu odur. Olduğu zaman yaparım. Kadercilik vardır bende.
Hiç söz yazıyor musunuz ya da yazmayı düşünüyor musunuz?
Düşünüyorum, yazmadım henüz ama. Halk müziği donanımının getirdiği mani düzme veya tekerleme ya da beyit gibi yolda yürürken filan kendi kendime garip garip şeyler mırıldanırım, ama onlar çok amatör sayılır. Düşüncemi sözle tam olarak ifade edemiyorum henüz. Günlük lisanla konuşuyorum ben hep. Günlük lisanın biraz üzerinde şeyler söylesem de, onları o kadar yeterli bulmuyorum. Biraz da kaçamak var tabi. Müzikle ifade etmenin soğukluğu var. Kaçabiliyorsunuz, onun arkasına sığınabiliyorsunuz.
Şarkılarının sözlerini kendileri yazan müzisyenler var. Örneği Nejat Yavaşoğulları ve Bülent Ortaçgil. Onları nasıl buluyorsunuz?
Nejat’ın sözleri biraz kafaya vurur gibi, dan dan… Ben Yunus’u tercih ederim. Ve Bülent Ortaçgil’i tercih ederim. Güzel söylüyor. Bizim söylemek isteyip de söyleyemediğimiz bir sürü şeyi dıng diye söyleyiveriyor. Onun öyle bir özelliği var.
Bir de mesela eskilerden Ünol Büyükgönenç var, hala Nazım Hikmet besteliyor…
0 yanlış bir şey. Tabi, benim kendi fikrim. Bir başkasının şiirini bestelemeyi benim aklım almıyor. İstese kendi bestelerdi zaten. Veya onu yazarken bestelemiş zaten. Her şiirin bir müziği vardır, ama, o yapan kişiye aittir. o duyguyu da en iyi anlar. o söyler. Bir başkası onu söylediği zaman doğru olmaz. Bestelensin diye, baştan şarkı sözü olarak yazılan parçalar da var, mesela; Yeni Türkü’nün bazı şarkıları gibi… Bestecilik oynamak çocuk saflığında ve temizliğinde olursa, güzel bir oyun olabilir. Ama geçicidir. Müzikle uğraşan birçok insanın, ben de dahil hepimizin çok eksikleri var. Benim kendi eksikliğim mesela, ritmim çok zayıf. Teknik eksikliklerden bahsediyorum. Duygu konusu zaten tartışılamaz. Bütün insanlar duyguludur.
Siz halk müziğini, yerel müzikleri yorumluyorsunuz. Bu konuda çok farklı başka yaklaşımlar da oldu. Mesela, "Türk beşleri" gibi resmi bir uygulama vardı bir zamanlar. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk beşleri bir dönemin çabalamasıydı. Ben doğrusunun o olduğunu sanmıyorum. Türk beşleri, Rus beşlerinin bir taklidinden öteye geçmedi. Ziya Gökalp’in fikrinden etkilenerek girişilmiş bir politika. Bayağı emek verdiler. Bazı yetenekli insanlar, o beş kişi eğitildiler. Burada eğitileceklerine, gidip oralarda eğitildiler. Sonra oralı olup geldiler. Buradaki halk müziğini inceleyip derlemeler yaptılar. Aslında yaptıkları en yararlı çalışma o oldu. Yalnız, aynı zamanda da yozlaşıp yok olmasına neden oldular: Turist gibi gidiyorsun, köy köy, türkü söyleteceksin adamlara… İnsanlar çok sevecenler, hemen yakınlık kuruyorlar ama, türkü söylemekte çok sakınımlılar. Çünkü binlerce yıldır gelen bir şey, çok kıymetli. Bilinçaltında herhalde öyle bir koruma kaygısıyla, hazine gibidir işte, kolay kolay söylemiyorlar. Bizde köy düğünlerinden hatırlıyorum. Oralarda, aşiret hayatı. ya da büyük aileler diyelim. Yaşantıları vardır. Köy düğünlerine herkesi almazlar. Mesela, Türkmensen Türkmenler gelir. Kürtsen Kürtler gelir, Kırımlıysan Kırımlı, Aleviysen Aleviler gelir, Gürcüysen Gürcüler… Bizim orası hakikaten bir mozaiktir. Ermeni, Rum, Yahudi, Azeri. Gürcü, Süryani, herkes vardır. Çok karışık, Amerika gibi bir yer. Birbirleriyle çok yakın ilişki vardır, uyumludurlar.
Yine müziğe dönelim mi?
Bugün kendi müziğimizle ilgili hiçbir şey yok ortada. Bizim klasik müziğimiz, 1920′lerde filan bitti. Tamburi Cemil Bey ile. Eserler veren, çalan eden, eğiten son kişi odur. Halk müziği de Veysel’le son bulmuştur. 0 dönemden sonra sadece tekrar var.
Anadolu folk vs. adlarla müzik yapan çeşitli gruplar oldu, onlara ne diyorsunuz?
Anadolu folk zaten olup bitmiş bir şey. Bin senede oluşmuş bir müzik artık son şeklini almıştır. 0 en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Klasik Batı müziği de mesela, çok ciddi bir çıkmazda. Sistem iflas etti. Tamperaman sistem bitti. Atonal müzik gibi denemeler yaptılar. Şu anda egzotik ülkelerin folklorlarına yönelik çalışmalar revaçta. 0 da bir arayış işte. Hatta dünya pop müziğine de sıçradı bu. Birileri gitti Afrika’ya… Beatles bile gitti Hindistan’a, John Mc Laughlin gitti Hindistan’a, Paul Simon Afrika’ya gitti. Türk müziği de dışarıda akademilerde, bazı yerlerde inceleniyor. Bence Türk müziği ithal olarak gelecek bize. Öyle olacak gibi bir fikrim var. Biz burnumuzun dibinde yaşayan, olan şeyi göremiyoruz. Türkiye’de pop müzikle uğraştığını iddia edenler, isim vermek istemiyorum, ne enstrümanlarını doğru dürüst çalabiliyorlar, ne Türk müziğini tam olarak biliyorlar, ne Batı müziğini tam olarak biliyorlar, bir cehalet örneğidir. Tam yarı aydın insanın verdiği bir zarar vardır ya, onun tipik bir örneğidir.
Beğendiğiniz, takdir ettiğiniz hiç müzisyen yok mu Türkiye’de?
Sazını iyi çalan birkaç kişi var, sesini iyi kullananlar var. Bu kişilerin de eksikleri vardır tabi. Tamamen eleştiri oldu ama… Eleştiri de yapılmalı bence. Bekir Sıtkı Sezgin var mesela sesini kullanan. Kani Karaca var, Kibariye var sesini kullanan; İbrahim Tatlıses var ses olarak, kafa olarak değil de. Sazını çalanlar var, bir tanesi benim, Necdet Yaşar tambur, neyzen Şenol Filiz var, iyi bağlama çalan birkaç arkadaşımız var, Arif Sağ var, Talip Özkan var yurtdışında yaşayan, klasik gitar çalan Erdem Sökmen var… Klasik Batı müziği dalında çok önemli yorumcularımız var, isimleri hepimizce malûm. Onların çalışma disiplinleri önünde saygıyla eğilmek gerek. İyi isim saymak mümkün; adını bilmediğimiz yerel sanatçılar var çok sayıda. Sonra, çingeneler var. Onlar çok yetenekliler. Sokaktan çevir bir tanesini, ortalıkta gördüğünüz bütün müzisyenlerden daha iyi çalarlar, duyarlı çalarlar, eğitimleri yoktur. Onların doğal bir okulları var. Destek görseler çok daha fazlasını yapabilirler. Eğitilseler belki…
Ama eğitilirken, ehlileştirip, harcanıp hiçbir şey yapamaz hale getirilmek de var…
Doğru, eğitilirken öğütülmek diyorsunuz. Genellikle de öyle olur. Ben mesela, Türk müziği konservatuarında okudum. Dört yıllık eğitim gördüm. 0 dört yıllık eğitim dört ayda biterdi. Ben kendi kendimi yetiştirdim. Kendi yörem olan Elazığ’ın müziğini veya birçok ülkenin müziğini, Sümer müziğini de, Çin müziğini de inceledim. Gittim Mississippi yöre sanatçılarını da inceledim. Bir aşağı bir yukarı dolaşarak blues’i de inceledim. Orada "Mississippi’yi 12 defa geçersen, bir tane blues çalabilirsin" diye bir deyiş var.
12 kere geçtiniz mi?
Ben 60 kere geçtim. Beş blues çalabilirim yani. Şaka şaka. Sormak ve doğru cevabı bulmak lazım. Demek istediğim, Anadolu müziğine dokunurken onu yapabilir miyim, yapamaz mıyım diye de dürüstçe kendine sormak ve doğru cevabı bulmak gerekir.
Beste yapıyor musunuz?
Ben beste yapamıyorum. Bir sürü müzik var kafamda, ama her şey bir şeye benziyor. Bir şey çaldığım zaman, a bu diyorum, bu yörenin tavrı oldu. Şu filan parçanın bir bölümü müydü acaba diyorum. Onun için ben yalnızca emprovizasyonlar yapıyorum. Öyle saf bir eser üretmiş değilim… Neyse, ben 74 senesinde Almanya’ya gittim, fizik okumak için. Bir miktar okudum. Sonra, iki yıl kadar, günde on saat kendi kendime gitar çalıştım. 0 dönemde fiziği tamamen bıraktım. Türk müziğine yönelip perdesiz gitar yaptım 76′da Almanya’da. Bir anda her şey değişti. Başka bir yöne kanalize olmaya başladım. Zaten Almanya’da olmaktan dolayı biraz daha bu tarafın özlemini çekiyordum, bazı şeyleri daha iyi anlıyordum. Almanya’ya hiçbir zaman uyum sağlayamadım. Altı sene kaldım, hiç bira içmedim. Çok kaba saba, müziksiz bir ülke, donuk, soğuk renkler… Altı sene ailevi nedenlerle, onların baskısıyla direndim. Sonra 79 sonunda Türk Müziği Devlet Konservatuan’nın açıldığını öğrendim. Onu öğrenince, çok heyecanlandım.
Nihayet bana bir okul açtılar diye mi düşündünüz?
Bana bir okul açtılar, evet, bak böyle aklıma gelmemişti. Öyle bir heyecanla geldim. Buradaki konservatuara girdim. Bir-iki ay sonra, o okulun tabi benim için açılmadığını gördüm. Fakat ortamı sevmiştim, bir müzik ortamı vardı. Kimse bir şey bilmiyordu. Herkes birbirinden bir şey soruyordu. Her şeye rağmen, benim için keyifli bir ortamdı. Kendime ayıracak çok zamanım oluyordu. Ayrıca, enstrüman yapımıyla ilgileniyordum. Dört yıl okudum orada, mezun oldum. Daha sonra, Mazhar Fuat Özkan grubuyla çalıştım.
İlk profesyonel çalışmana o muydu?
Türkiye’de ilk profesyonel çalışmam Kibariye ile oldu. Stardust’da, o yeni meşhur oluyordu, ben de onun orkestrasında gitar çalıyordum. Perdesiz gitarı ilk defa Mazhar’larla kullandım. Onları tanımıyordum. İlk plaklarında "Güllerin İçinden" ve "Bu Sabah Yağmur Var İstanbul’da" diye iki parça var, orada kullandım.
Birbirinizi nasıl buldunuz?
0 zamanlar Kalamış’ta Köhne diye bir yer vardı. Deniz kenarında bir kahve, müzisyenler, ressamlar filan gelirdi. Çay içerdik, denize bakardık, orada bahsetmişler. Onlar da beni stüdyoya çağırdı. Sonra enteresan geldi insanlara. Konserler sırasında onu çalacak kimse çıkmadı. Mecburen beni gruba almak zorunda kaldılar. Bir dönem çalıştık.
Onları nasıl buluyorsunuz?
Güzel vokal yapıyorlar. Mazhar iyi söz yazıyor. Ama müzik son derece tanıdık. Aslında bütün bu tarz gruplar "Sergent Pepper" albümünü yeniden yapmaya çalışıyorlar. Yapılmış bitmiş, üstelik Beatles yapmış bunu.
Peki Mazharlardan sonra?..
0 dönemde, onların bana bu aletin tanınması açısından büyük katkısı oldu. Ben onların yanın da işçiydim. 0 dönemlerde başkalarının kayıtlarında da çalmaya başladım. 0 arada biz Bülent’le (Ortaçgil) çalışıyorduk. Sonra Çekirdek Sanatevi’nde bir şeyler yaptık. Orada kayıt kalitesi çok yüksek olmayan ama müzik açısından yüksek seviyeli bir şeyler yaptık. 86′da askere gittim, o dönem bir çatlak olarak duruyor hayatımda. Hiçbir şey yok hayatımda. Tüfeği gitar gibi tutup çalıyordum. Döndükten sonra, bir yıl konservatuarda ud hocalığı yaptım. Sonra, o ortamı pek sevmedim. 0 gün bugündür, piyasada para kaygısıyla bazı insanlarla çalışıyorum. Ajda Pekkan’ın dan Zülfü Livaneli’sine, Sezen Aksu’suna kadar bazı insanlarla kayıt veya konserlerde çalışıyorum. Ama yapmak istediğim müzik de, yaşam tarzı da bu değil.
Yıpratıcı olmuyor mu?
Çok yıpratıcı oluyor. Bugünlerde bırakmak üzereyim. Sonumuz sessizlik nasıl olsa.
Söyleşi: Siren İdemen, Melih Katıkol
Tags: erkan oğur, Kopuz Dede, söyleşi
This entry was posted on Çarşamba, Mayıs 7th, 2008 at 15:39 and is filed under Röportajlar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

