Albümün kapağındaki "nefsime hakim olamayarak bazı düzenlemeler yaptım…" ifadesi dikkatimizi çekti…
OÄŸur: tam anlamıyla bozmak deÄŸil, ama bozulmuÅŸ bir ÅŸeye biraz daha bir ÅŸey katıyorsunuz! Kendi duygunuzu belki katıyorsunuz, yaklaşımınız belki safiyane. Bizimkinin öyle olduÄŸunu sanıyoruz, belki yanılıyoruz, sevdiÄŸimiz için .söylüyoruz ama hiçbir zaman,o türküyü yaÅŸamadık. ÖrneÄŸin, Pir Sultan Abdal’ın "derdim çoktur, hangisine yanayım…" türküsünü biz yaÅŸamadık. Sadece bir ÅŸeyler hissediyoruz, "ne güzel" diyoruz, "makamı çok güzel, sözler ne güzel anlatıyor, ta ne zaman yazılmış, hâlâ aynı ÅŸey, deÄŸiÅŸmemiÅŸ…
Amaç mümkün olduÄŸunca o saf hale ulaÅŸmak mı?
Hayır, öyle bir hedef yok. Bir nefs meselesi. Biz seviyoruz, hoÅŸumuza gidiyor, ama benim kafamda, herhalde İsmail’in de öyle, bir köÅŸede türkünün ulaşılmaz bir yeri var. Türkünün birde yaÅŸanmışlığı var. Yapan kiÅŸiler, o anki olaylar, bir kiÅŸinin onu ortaya çıkarması… Biz onun gibi yapamayız. Dilden dile, zamandan zamana geçiyor, coÄŸrafyalar deÄŸiÅŸtiriyor, tarih geçiyor… Orasına burasına herkes bir ÅŸey katıyor, derken baÅŸka bir ÅŸekle bürünüyor. Bizim elimize gelen ÅŸekli hiçbir zaman saf deÄŸil.
Peki bu dönüÅŸümler, deÄŸiÅŸimler ki kaçınılmaz herhalde illa ki olumsuz, kötü bir ÅŸey mi?
Bunun olumsuz yanlan da var, söylediÄŸim negatif algılanmasın, ben o anlamda söylemiyorum. İnsanların yaÅŸantılarının birikimi, kattıkları duygular, bir ÅŸekle sokuyor tabii. Ama ilk saflık yok hiç-bir zaman, onu gayet rahat görebiliyorsunuz.
İsmail DemircioÄŸlu: Bir türkü örneÄŸin, Erzurum’da hayatiyet kazanmış, ama elli sene sonra Sivas’ta söylenmeye baÅŸlanmış. O süreç içinde insanlar yaÅŸadıklarına göre belki adapte ediyorlar o türküyü, kendileri yine, bir ÅŸeyler katmışlarsa bile, gene o tarz bir hayatın içindeler. Åžimdi öyle olmuyor, İstanbul’da yaşıyor insanlar, türkünün doÄŸduÄŸu ortamla hiç alakası yok yaÅŸantılarının. Duyuyor, hoÅŸuna gidiyor, söylüyor. Burada bir farklılık var.
Bu size daha çok bozmak gibi mi geliyor?
Bir bakıma belki biraz bozuyor da…
OÄŸur: Tam anlamıyla bozmak deÄŸil, ama bozulmuÅŸ bir ÅŸeye biraz daha bir ÅŸey katıyorsunuz! Kendi duygunuzu belki katıyorsunuz, yaklaşımınız belki safiyane. Bizimkinin öyle olduÄŸunu sanıyoruz, belki yanılıyoruz, sevdiÄŸimiz için .söylüyoruz ama hiçbir zaman, o türküyü yaÅŸamadık. ÖrneÄŸin, Pir Sultan Abdal’ın "derdim çoktur, hangisine yanayım…" türküsünü biz yaÅŸamadık. Sadece bir ÅŸeyler hissediyoruz, "ne güzel" diyoruz, "makamı çok güzel, sözler ne güzel anlatıyor, ta ne zaman yazılmış, hâlâ aynı ÅŸey, deÄŸiÅŸmemiÅŸ…
Peki size nefsinize hakim olamayıp bazı düzenlemeler yapma ihtiyacını duyuran neydi?
Çok basit, müzikle olan iliÅŸkimiz, güncel, dünyevi kısmımız… Müzik yapma ihtiyacımız: Armoni duyuyorsun, baÅŸka sesler çağırıyor, bir sazı öÄŸreniyorsun bir , parça , onunla ilgili bir ÅŸeyler çalmak istiyorsun, ritim duygusu "alıyorsun" ÅŸurasına haÅŸmet verecek bir ÅŸey koysam mı" diyorsun, çocuksu oyun gibi bir nefis hikâyesi var iÅŸin içinde. Onlara hakim olamadım ben.
Hakim olabilmeyi ister miydiniz?
Evet. Çok isterdim, hiç ses çıkmasın!
Åžarkı, türkü bir kere çalınmalı, havaya gitmeli dediniz. Ama bir yandan da kaydetmek gerekiyor, bu müzikler saklanabilsin, korunabilsin, daha sonraki kuÅŸaklara aktarabilsin diye…
0 iÅŸin bir baÅŸka tarafı. Tabiatın kanunu bu: Hitit müziÄŸi ÅŸu anda yok ortada, Sümer’den bir ÅŸey bilmiyoruz…
Kalsa çok iyi olmaz mıydı?
Çok iyi olurdu ama… Öldü… Gelenek, görenek, örf, adet, bunlar kalmadı. Maalesef hepsi de yok olacak. Belki yıllar önce on tane NeÅŸet ErtaÅŸ vardı, bilmiyoruz. İleride o da yok olacak, bozlak sesi tarihe karışacak. Hafızalarda hatırlanabilir belki. Kokusu gelir mi bilmiyorum. Ama arkeolojik olma durumunda.
Peki buna raÄŸmen siz türküleri niye kaydettiniz? Mumyalamak deyimini kullandınız, yani son hale getirip o ÅŸekilde korumak mı?
Öldürüyorsun yani, öldürüp bir kenara koyuyorsun, "seyredin bu leÅŸi" diyorsun…
Müzeye kaldırmak gibi…
Müzeye kaldırıyorsun.
DemircioÄŸlu: Yalnız türkülerin ÅŸöyle bir yanı da var: Herkes bir ÅŸeyler katabiliyor, yüzyıllar İçinden bugüne geliyor, Bu da olumlu bir ÅŸey. Bugün yapılanlar öyle olmayabilir ama, sanayi öncesinde o türkülerde böyle bir ÅŸey var, ö yüzden çok güzel kalmış. "
OÄŸur: Åžöyle bir durum var Benim kardeÅŸim mesela bir kan davasında öldürülmedi, veya bilmem ne savaşına gidip ailemden üç-beÅŸ " ÅŸehit vermedim, bir zelzele yaÅŸamadım, sevgilim Fırat’ta| boÄŸulmadı…Böyle ÅŸeyleri yaÅŸamadım ben. Ama bunların türküsünü söylemek hoÅŸumuza gidiyor.
Yine de ortak bir ÅŸey yok mu, bu saydıklarınız sizin başınıza gelmedi ama, baÅŸkalarının başına geldi, hâlâ geliyor…
Tam anlamıyla aynı ÅŸey deÄŸil. BaÅŸkasının ne hissettiÄŸini hiçbir zaman anlayamazsınız. Bu biraz derin bir konu, bilmiyorum nasıl yazacaksınız. Ya da böyle konuÅŸalım mı?
Böyle iyi, böyle konuÅŸalım…
Tamam o zaman, benim ilk baÅŸta söyleyeceÄŸim ÅŸey, dürüst olmak, sanat konusunda, ya da sanat demeyelim de, bizim yaptığımız iÅŸlerde: müzikler, sazlar, sözler vesairede… Önce bunu ortaya koymak lazım: Dürüst olmak. Biraz bunun ifadesiydi, o nefsine hakim olmak, olmamak meselesi. Biraz da bir gönderme, müzikle uÄŸraÅŸan arkadaÅŸlarımıza, insanlarımıza…
Bir reaksiyon mu?
Çok büyük bir reaksiyon deÄŸil, ama bir gönderme, bazıları için çok büyük bir reaksiyon görünebilir, bilmiyorum… Suçlama deÄŸil de, belki kızgınlık olabilir. Çöp üretmenin manası yok. Albümün adı "Gülün Kokusu Vardı", niçin bu kadar kesin geçmiÅŸ zaman… Gül unutuldu çünkü, kokuyu hatırlıyorsun sadece. "Gül kokar" diye biliyorsun. Plastik artık… "Gülün kokusu vardır" demek, "artık farkına varılmıyor, onu unutuyoruz, ama tekrar ortaya çıkabilir" demek ile "gülün kokusu vardı, artık kesin olarak yok ve bir daha olmayacak" demek arasında önemli bir fark var… Artık yok. Bu önemli bir nokta. GeçmiÅŸ yok, gelecek de yok, ÅŸu an var, çok yakın gelecek var…
Sizi dinlerken, Anadolu’da bir dönem bir ÅŸeyler sanki çok güzel yaÅŸanmış ve bir daha geri gelmemek üzere yitirilmiÅŸ gibi bir duygu oluÅŸuyor…
Anadolu’yu dolaşırsanız, hâlâ o güzel dediÄŸiniz ÅŸeyleri bulabilirsiniz. Ama insanlarımız maalesef kirletilmiÅŸ vaziyette: politikalar, dış dünyayla olan iliÅŸkiler; televizyon, radyo vs. Bunların zaman içerisinde ortaya çıkardığı bir insan kirliliÄŸi var. Bu tabii müziÄŸe de yansıyor.
Anadolu’da o güzel zaman neydi, ne zamandı, nasıldı, onu güzel kılan neydi?
Güzel zaman demeyelim de, baÅŸka bir zaman diyelim. Bu türküler yakıldığında, türkülere baktığınız zaman, türkünün içinden kan akıyor. Pek güzel bir zaman olduÄŸunu sanmıyorum. Ama bu müzik cinsinin, salt müzik açısından baktığımızda, makamının, ritminin, tavrının, naÄŸmesinin, hançeresinin, çarpmasının vs. ortaya çıkması, bu insanların belli bir estetik seviyeye ulaÅŸtıklarını gösteriyor. Bu nasıl bir zaman ya da nasıl bir süreç içinde oluÅŸtu, . onu söylemek benim bilgimin üstünde. Bir güzellik yaÅŸanmış olabilir. Bu türküleri ortaya o güzellik çıkartıyor olabilir, duyguların samimîliÄŸi, o yaÅŸanmışlık, haykırış belki bütün bunları ortaya çıkardı… Ben bugün büyük bir fark görüyorum, konuÅŸma lisanımız deÄŸiÅŸti, insan sesinin tınısı bile deÄŸiÅŸti. Eski zamandaki ağız yapısıyla, hançereyle, kelimelerin artikülasyonuyla büyük bir fark var bugün…
Zaman, hayat deÄŸiÅŸiyor fakat ihtiyaç baki kalıyor… O türküyü yapmadaki ruhsal, toplumsal ihtiyaç…
Bu ihtiyaç insanın yapısında olan bir ÅŸey. Türkü sadece burada yok, bütün dünyada var. Orada blues demiÅŸler, biz türkü demiÅŸiz, baÅŸka yerlerde baÅŸka adlar vermiÅŸler. Bu ihtiyaç tabii hep olacaktır. Ama o zaman türküleri yapan insanların zekâlarıyla, bugünkü türküleri yapan insanların zekâları arasında büyük bir fark görüyorum ben. Duygu farkı zaten çok açık…
Sebep ne sizce, insanların o zamanlar doÄŸayla içiçe yaÅŸamaları mı?
Çok aptalca buluyorum bugün yapılan müzikleri. Ben pop müziÄŸini de türkü türüne sokuyorum. Burada Türkiye’de yapılan caz müziÄŸini de türkü olarak görüyorum… Bu ülkede yaÅŸayan insanların yaptığı her tür müzik türkü aslında. Sanat müziÄŸi dedikleri ÅŸey de türkü. Genelde bir harmanın içindeler. Ama çok büyük bir zekâ" seviyesi ve niteliksizlik var.
Peki bu zekâ seviyesi farkının sebebi ne, "protein meselesi" mi?..
(Gülüyor)… Onu bilemem ama, aptal bir toplum haline dönüÅŸmüÅŸ durumdayız.
DemircioÄŸlu: insanların paylaÅŸma duyguları azaldı,, Eski dönemlerdeki insanlar daha çok yardımlaşıyorlardı, daha duyarlıydılar, bana .göre. Ben uzunca bir süre Rize’de yaÅŸadım, çocukluÄŸumdan hatırlıyorum..O dayanışma, o duygu yoÄŸunluÄŸu insanları belki daha geniÅŸ düÅŸünmeye itiyordu.
Türkiye’de çok az söz çıkıyor… Siz de söze yönetmiyorsunuz. Öte yandan bakıyorsunuz, 17-18. yaşında çocuklar MCM kanalında bir sürü sözler ‘ söylüyorlar, dertlerini anlatıyorlar. Çok yüksek bir seviye deÄŸil belki ama, sonuçta söz var…
OÄŸur: Türkiye’de ne üretiliyor diye kendi kendimize bir soralım bakalım, karşımıza ne çıkıyor? Üretim diye bir ÅŸey yok ki. Salt tüketim var, edebiyat da öyle; teknoloji de, tıp da, araba da öyle:.. Bir ÅŸey üretmiyoruz. Tekrar var ve tüketim var. Müzik de öyle. Toplumları, insanları etkileyecek söz hiçbir zaman üretilmiyor. Ben sırf kendi adıma konuÅŸayım: Beste falan yapamam ben, mümkün deÄŸil öyle bir ÅŸey. Hatırlıyorum belki bazı ÅŸeyleri, ama bu benim bestem diyemem onlara, onun için beste yapan arkadaÅŸlara ÅŸapka çıkarıyorum (gülüyor)..Enstrüman üretiyorum, kendimce yontuyorum, bir ÅŸeyler yapıyorum, o da üretim deÄŸil, sadece çocukça basit bir heyecanın arkasından gitmekten: baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil.
Bu durumu nispeten Türkiye’ye özgü olarak mı görüyorsunuz, yoksa bütün dünyada benzer bir süreç mi yaÅŸanıyor?
Güçler ortada. Üretenle üretmeyenler diye bir ayrım oluÅŸmuÅŸ vaziyette. Biz ne üretiyoruz diye kendi kendimize sorduÄŸumuzda; yoÄŸurt falan üretiyoruz, belki kimi yörelerde gizli kalmış özel yiyecekler üretiyoruzdur; belki bazı giysiler üretiyoruzdur… BaÅŸka ülkelerde olmayan toprak altı zenginliklerimiz var, titanyum gibi Onlar üretilmiyor, orada öylece duruyor… Ben fazla iyimser deÄŸilim; negatif de deÄŸilim ama… Gelecek için bir tahminde bulunabilirim: GloballeÅŸme kır alışveriÅŸleri, ekonomik alışveriÅŸler, ticaretler, silah ticaretleri üzerine düÅŸündüÄŸümüzde, ülkeler arasındaki iliÅŸkiler artık kontrolden çıkmış: Dünyanın sorunu ne ekonomik olacak; ne savaÅŸlarla ilgili, ne siyasetle ilgili, ne de tabiatla ilgili. Dünyanın sorunu insanlığın ahlakında diye düÅŸünüyorum. Giderek cinnet geçirme durumuna doÄŸru gidiliyor. Sorun artık ne ekonomik, ne siyasi, tamamen ahlaki.’ Herkes ; ahlaksız. Büyük bir kirlilik var, denizin, havanın kirliliÄŸi gibi. İnsanlarımızın içinde ahlaki problemler giderek büyüyor; Bunun nedeni, ekonomik olabilir, politik olabilir,"o ÅŸekilde baÅŸlamış olabilir bu ahlaksızlık…
MüziÄŸin saÄŸaltıcı bir rol oynayabilir mi?
MüziÄŸin o kadar gücü olabilir mi? KirlenmemiÅŸ bir müzik çıkarılabilirse ortaya, çok doÄŸal sesler, müzikler üretilebilirse ve bu insanlar arasında bir kontakt saÄŸlayabilirse, bir anlaÅŸma saÄŸlayabilirse olabilir tabi.
Ama müziÄŸin kendisi de kirli diyorsunuz…
İnsanın kendisi ahlaksız olduÄŸu için artık; ben öyle diyorum. Sokakta gördüÄŸünüz her insanda bu bir ÅŸekilde vardır: ahlaksızlık unsuru. Satıcısından alıcısına, taksi ÅŸoföründen doktoruna, politikacısından cumhurbaÅŸkanına kadar herkeste bu var. Bütün ülkelerde belki var. Pigmesinde bile vardır. Bu olduÄŸu sürece, bir müzik parçasının halini de tahmin edebilirsiniz.
DemircioÄŸlu: Karamsar bir tablo!
OÄŸur: Karamsar belki âma, negatif deÄŸil;
Negatif olmaması nasıl, pozitif yanı ne?
Pozitif olan yanı ÅŸu: İnsanlar bebek olarak dünyaya geliyor; süt kokuyorlar, öldükleri, zaman leÅŸ, kötü kokuyorlar. Bu arada geçen zaman İçerisinde kötülükler geliyor içimize, sonunda kötü kokuyoruz. Dolayısıyla insan kokarak geziyor, bu süreci biraz azaltabilirsek, bir parça temizliÄŸe yönelirsek; bedensel, ruhsal olarak bu ahlaksızlıktan belki kurtulabiliriz. Size tavsiye ederim, : ahlak üzerine düÅŸünün; BaÅŸkasıyla, bir iÅŸle varolan iliÅŸkinizi kendi kendinize sorun.
Siz kendinizi nasıl buluyorsunuz?
Bende de ahlaksızlık var. Ama kendimi çok ahlaksız görmüyorum. Yani bu benim egom deÄŸil, böyle bir ÅŸeyi kanıtlama durumum yok, ama söylüyorum; kendimi çok ahlaksız bulmuyorum. Kirliliklerim, suçlarım olmuÅŸtur, ama ahlaksız deÄŸilim. En azından böyle bir isteÄŸim var.
Atv’de, "Ali Kırca’yla Ana Haber"e çıktığınızda, konuÅŸmanızın bir yerinde neyzenlerden bir özür dileme ihtiyacı hissettiniz.
Ben neyzenlerden özür dilemedim aslında…
Biz yanlış anladık herhalde…
Yoo, yoo. Neyzenlere bir gönderme vardı. Nefse hakim olma meselesinden söz ederken, ben persona olarak kendim için söylüyorum. Genellemiyorum.
Bu nefs meselesini biraz daha açsak…
İnsanlar ölçüyü kaçırmasın manasında… ÖrneÄŸin dinliyorsun, baÄŸlamalar, kemanlar vs., böyle aranjmanlarda ölçü kaçmış demektir. Ben ÅŸuna inanıyorum, mesele enstrüman deÄŸil de, insan… Mesele siyasetin, ekonominin üstünde bir ÅŸey. Demin de söyledim, ben ahlak peÅŸindeyim.
Biraz önce müzik düÅŸünürü olduÄŸunuzu söylediniz; felsefeyle iliÅŸkiniz müzikle sınırlı deÄŸil galiba. Geçenlerde sizinle yapılan bir röportajda "telvin" kavramından söz ediyorsunuz…
Telvinin tasavvufta bir manası var. Kelime manası renk, renkler demek. Ama bu renkler karakter anlamında. Kırmızı, yeÅŸil ama… Bu yeÅŸilin ya da kırmızının içindeki ton farkı ona karakter veren özellik, o manada renk. Tasavvufi anlam da bununla
i, halden hale geçme, insan olarak sıfırdan yok olmaya kadar halden hale geçme: Her saniyen, yaÅŸadıkların, öÄŸrendiklerin, yaptıkların, karakterin, iliÅŸkilerin; hallerden hallere geçme olayının adı "telvin". Bir gidiÅŸat, duraÄŸan deÄŸil. Bir hedefi var, ama ulaşılmayan bir hedef. Onun da adı var: o da "temkim". Kararlılık demek, karar hali: son. Ondan sonra her ÅŸey siliniyor.
O nasıl bir hal?
O hale ulaÅŸamıyorsun hiçbir zaman. Ama hayatın ya da tabiatın gidiÅŸatı. Telvin sürecinin hedefi kararlılıktır.
Nasıl bir kararlılık?
Bu çok müzik olabilir, hiç müzik olmayabilir; tamamen hiç olabilir; kiÅŸiye göre deÄŸiÅŸir. Dini anlamda da izah edebilirsiniz bunu, Allah’a doÄŸru olan hareket telvin olabilir, Allah’ın kendisi de kararlılık hali.
Siz bu kavramla ne zaman karşılaştınız? Nasıl benimsediniz?..
Bunu ben hep hissettim, ama isimlendiremedim. Sonra tasavvufta gördüm. Yunus’un insan karakterlerini renklerle anlatan bir ÅŸiirinin adı "Telvin"di. Bu ÅŸiir bildiÄŸimiz Yunus’un da olmayabilir, biliyorsunuz, birçok Yunus var…
Hayatınızın hangi dönemleriydi?
80′li yıllardı herhalde… Ama oldum olası tasavvufa bir eÄŸilim vardı bende, tabiatla olan iliÅŸkim nedeniyle. Ben de İsmail gibi daÄŸda bayırda büyüdüm. Orada ÅŸekillendim, toprakla, aÄŸaçla, kuÅŸla… Çamurla oynadım, bizim oyuncağımız çamurdan yaptığımız ÅŸeylerdi.
Enstrümanlarınızı kendiniz yapmanız da biraz bunun devamı gibi mi?
Evet, onun devamı.
Enstrüman yapmak da nefsi aÅŸan bir ÅŸey deÄŸil mi?…
Sonu çıkmazdır bunun. Ben sonu söyleyeyim: sonumuz toprak. Enstrüman bana hız veriyor. Ben bir alet yapıyorum, üç ay kazanıyorum onunla, üç ay beni acayip dinlendiriyor, meÅŸgul ediyor… Müzikle olan iliÅŸkimde, o varolmayan, yok olan, o çok abstrakt olan iliÅŸkiyi kurması açısından bana çok fayda saÄŸlıyor, çok rahatlatıyor. Bir ÅŸeye ulaÅŸmış oluyorum.
O ulaştığınız doyum mu?
Yine nefs sorunu; tatmin, evet. Bir ÅŸey tahayyül ediyorsun ama, yok ortada, o sesi veya tınıyı tahayyül ediyorsun, ona ulaÅŸmak için bir ÅŸey yapman lazım, enstrüman, adı üstünde araç olarak bu tahayyüle yaklaÅŸtırıyor. Nefse hakim olsak, enstrümana ihtiyaç duymayız. Son nokta, hiçliktir, total sessizlik, hareketsizlik… Bu her ÅŸeyi üretmiÅŸ olmaktır ayrıca, hepsini arkada bırakmak, üretimsizlik hedeftir…
Sembolik bir suskunluk mu?
Her ÅŸeyi konuÅŸmuÅŸ, söylemiÅŸ olmak demektir… Artık konuÅŸacak bir ÅŸeyin yoktur, üretmiÅŸsindir…
Bir müzisyen İçin suskunluÄŸa ulaÅŸmak ne anlama gelir, nasıl bir noktadır.
Bilinebilen frekanslar içersindeki seslerle iliÅŸkini düÅŸündüÄŸün zaman, sıfır ile 3000 frekansı arasındaki bütün iliÅŸkini bitirdiÄŸin zaman, o noktaya ulaÅŸmış olursun. Sonumuz sessizliktir.
Peki siz kendinizi "müzisyen" olarak görüyor musunuz?
Hayır. Pasaportumda "mesleÄŸi müzisyen" diye yazıyor. Ama ben müzisyen deÄŸilim. Müzikle ilgiliyim, müzik bana yardımcı oluyor, gitarist hiç deÄŸilim veya bir enstrümana… Ben tabiatın bir parçasıyım.
"Müzisyen" neye, kime denir sizce?
Tarifler çeÅŸitli olabilir…
"Ben müzisyen deÄŸilim" derken yaptığınız tarife göre…
Bir kere eÄŸitim olması lazım, müzisyenlik bir meslek olarak görülüyorsa, bu iÅŸin bir eÄŸitim tarafı var, bu hem senin dışından gelen hem de senin içinden gelen bir süreç… Okullar, hocalar vs. ya da kendi kendini geliÅŸtirmek… Bu olmak zorunda, güncel yaÅŸam içinde para kazanmak, evini geçindirmek anlamında… Bunları yapıyorsan, müzikler üretiyorsan, faaliyetin varsa, sen de baÅŸkalarını eÄŸitiyorsan…
Bunların hepsi sizde var…
(Gülüyor)… Mesela eÄŸitim yok
Olmaz olur mu, yılların içinden gelen….
Kendi içimden gelen bir eÄŸitim var. Ama ben çok profesyonel anlamda konuÅŸuyorum, bizim aldığımız, müzik eÄŸitiminin "e"si bile deÄŸil. Mesela, nota okumak, müziÄŸi düÅŸünmek… Hiç ses çıkarmadan okuyup eve gidip piyanonuzla ya da gitarınızla çalabiliyorsanız, bana göre o zaman nota okuyorsunuzdur. Yüksek müzik eÄŸitimi alan arkadaÅŸlar bunu yapıyor. O anlamda bir eÄŸitimden bahsediyorum. Yüksek seviyede müzikleri söylüyorum. Müzisyen size göre veya birçoklarına göre, belki bana göre de, eÄŸitimsiz de olabilir. Saf doÄŸasıyla, duygusuyla hareket eden, sadece kendi içinden gelen ihtiyacına göre hareket eden birisi de müzisyen olabilir.
Biraz önce müzik bana yardım ediyor dediniz. Hayata tahammül etmeye mi, kendinizi ifade etmeye mi, neye yardım ediyor?
YaÅŸamada kolaylık saÄŸlıyor bana. Bir kere mutlu bir insanım. Beni mutlu ediyor. Ben hiç kimseyle kavgalı deÄŸilim. Barışık bir insanım. Bana iç huzuru saÄŸlıyor. MüziÄŸin bana saÄŸladığı en önemli ÅŸey. Terapik bir tarafı var. Bunun çok faydasını görüyorum. Müzikle birçok ÅŸeyi ifade edebildiÄŸim için böyle bir rahatlama oluyor… Bir dönem sabahları çok kemence çaldım. Uyanıyorsun, daha dinç kalkıyorsun. Kemençede çok enerji gizli…
Uzun süredir perdesiz gitarınızla tanınıyorsunuz, ama ÅŸimdi kopuzunuz ön planda görünüyor… Hatta kopuzun hayatınızı deÄŸiÅŸtirdiÄŸini söylüyordunuz…
Ben çok küçük yaÅŸta da baÄŸlama çaldım. Altı yaşımda baÅŸladım. Ama etrafımda onu anlayabileceÄŸim, anlamamı saÄŸlayacak bir olanak, ortam yoktu. Kopuzla iliÅŸkim aradan kırk sene geçtikten sonra, "EÅŸkıya" filminin müziÄŸini yaparken tesadüfen baÅŸladı. EÅŸkıya 96′da yapıldı. Ondan beÅŸ yıl öncesine gidiyor aslında, beÅŸ yıl önce o kopuzu gördüm ben bir yerde, beÅŸ yıl o adama gittim geldim… Duvarda asılı duruyordu. Önceleri birkaç gün seyrettim, dokundurtmadılar da… Sonra anladılar vaziyeti gide gele, bir gün "al bak" dediler. Baktım, acayip bir simetrisi var, elimizdeki sazlara benzemeyen bir simetrisi var. Ben simetriye çok meraklıyımdır. Gözlerim miyop, astigmattır, o kadar uzakları görmez ama, simetrisiz olan ÅŸeyleri çok iyi görürüm. Sazları hiç ölçmeden yaparım. Öyle bir özelliÄŸim var. Çok kabaca çizerim tabii. Ölçmeden yontarım, ama ölçülerim eÅŸit çıkar. O kopuzda da onu gördüm. Sanki kompütürle hesaplanıp ölçülmüÅŸ, öyle yapılmış gibiydi. Beni en çok etkileyen yanı o oldu. Sesi de çok etkiledi. GeçmiÅŸten gelen bir sesi var. BaÄŸlama gibi görünse de, baÄŸlamaya benzemiyor. Onu insalar baÄŸlamayla karıştırıyor. Kopuzla baÄŸlama arasında tını olarak fark olduÄŸu gibi, yapım olarak da fark var.
Armonik yapısı da sizi çok etkilemiÅŸ…
Bir armoni geliyor ki, o iÅŸin yansı, çok önemli bir konu. Daha doÄŸrusu terk " edilmiÅŸ bir konu.
Serdar AteÅŸer, geçen sayımızda, türkülerde müthiÅŸ bir enerji olduÄŸunu, çeÅŸitli sebeplerle o enerjinin yok olduÄŸunu ve yeniden ortaya çıkarılması gerektiÄŸini söylemiÅŸti. Siz ne dersiniz?
MüziÄŸin kendisi zaten bir enerji biçimi. Bir, fizik olarak bir enerjisi var. Frekanslarla ilgili. İki, psikolojik olarak bir enerjisi var.
Her enstrümanda da aynı mı?
Enstrüman tuhaf bir ÅŸey. O sadece frekansı üreten, sinyal veren ÅŸey. Sesin rengi önemli deÄŸil. Frekans renkten muaftır.
Uyandırdığı etki de mi aynı?
Uyandırdığı etki farklıdır. Bütün sesler bir mantık sırasına dizildiÄŸinde ve bir moda, makama oturtulduÄŸunda bir renk ortaya çıkıyor. Bunların bütününün de insanlar üzerinde bir etkisi var. Mesela UÅŸÅŸak makamının rengi baÅŸka, Rast makamının rengi bambaÅŸka. Bu seslerin enerjileri de var. MüziÄŸin de enerjisi var. Türkülerde de var. Türkülerdeki ritimler belli bir zekâ seviyesinin üstündeler. Çünkü dünya ritimlerine baktığımız zaman kolay anlaşılır, 4/4′lük ritimler karşımıza çıkıyor. Bu ekonomiyle, teknolojiyle de ilgili bir ÅŸey, ama kolay anlaşılır, aksatmayan ritimleri uygun görüyorlar. Böyle bir manası olabilir. Bizde ise Orta Anadolu’da, DoÄŸu Anadolu’da bunlar olduÄŸu gibi, artı olarak aksayan gruplardan oluÅŸan ritimler var ki, bu yoÄŸun bir enerji biçimi. "Bunun bilgin olanları var, duraÄŸan, çok büyük zamanlardan oluÅŸanları var ki, ritim açısından derya bir zenginlik. Bu doÄŸru. Serdar’ın dediÄŸi enerji, bu ritmik unsurdan kaynaklanıyor olsa gerek.
Peki niye enerji dışa aksetmiyor?
Onun da çok nedeni var. Bu biraz da dinleyene baÄŸlı. Ben mesela, bir bozlak sesi duyduÄŸum zaman -doÄŸru basılmış bir akortla çalan, söyleyen, fakat bu da anlaşılması güç bir konu ama- bir icracıdan, tavrı veren o bozlak sesini duyduÄŸum zaman yüksek bir enerjiyle doluyorum. Bu kendi algılamam tabii… Enerjinin alınabilmesinde ritmik unsur önemli. Bir müzisyen deÄŸil de sıradan bir insan önce ritmi algılıyor. Renkleri, sesleri, notaların birbirleriyle iliÅŸkileri, melodiler, sesler arasındaki mesafeler çok normal algılanmaya baÅŸlıyor. İnsanları ilk etkileyen ritim. Bu ritim hissi de insanlara doÄŸru verilirse insanlara enerji nakli olabiliyor. Bizim insanımız 9/8′liÄŸe rahatlıkla alkış tutar, ama çok basit olan 4/4′lüÄŸe eÅŸit alkışlan tutamaz.
Parçaların popüler olmasını da alkış tutulup tutulmaması belirtiyor galiba…
Eller havaya durumu! Bu bence geçici bir ÅŸey. ÇoÄŸunluÄŸa hitap ritimle oluyor, bu doÄŸru. Ritim demek organizasyon demek. EÄŸer o çoÄŸunluÄŸu bir ÅŸekilde algılayabiliyorsanız, enstrümanlarınıza uygulayabiliyorsanız, çok kocaman bir enerji ortaya çıkıyor.
DemircioÄŸlu: Peki, uzun havalarda ritim yok, ama enerji var?
OÄŸur: Onlarda iç ritim var. Yüzeysel manada bir ritim yok, ama bir devinim vardır, onun büyük bir zamanı vardır. Enerjisi tabii ki var. Ses önemli. Ses varsa enerji de vardır.
Sizin müzikle dinleyici olarak iliÅŸkiniz nasıl, mesela neler dinliyorsunuz?
Dinleme konusunda sorunluyum çok. Bir müzik parçası ne kadar dürüstçe yapılmışsa, onu duyduÄŸum zaman hissedebiliyorum.
İlginizi çeken, sizde yer eden neler var böyle?
Mesela Bartok keman konçertosu… Veysel, NeÅŸetin bazı sesleri, iki ölçü içinde birkaç makam deÄŸiÅŸtirebiliyor olabilmesi, bunları dinleyebiliyorum…
Debussy nasıl geliyor size?
Debussy’yi de dinledim, ondan da çok etkilendim. Sadece ufki olması, seslerin iliÅŸkilerinin bugüne kadar anladığımız tonal manada olmayışının verdiÄŸi deÄŸiÅŸiklik etkilemiÅŸti beni.
Buralardan kimler, neler?
Sokakta çalan çingeneyi mesela rahatlıkla dinleyebiliyorum. O anda eÄŸri büÄŸrü, doÄŸru yanlış, canlı bir ÅŸey üreten kiÅŸiyi dinleyebiliyorum. Ama bir pop müziÄŸi veya yurttan sesler bilmem ne korosunu| veya sanat müziÄŸi diye yapılan gariplikleri dinleyemem. Bazı caz müzisyenlerini, daha emprovizeye yönelik müzikleri, ama zırva ÅŸeklinde olmayan emprovizeye yakın müzikleri dinliyorum. ÇeÅŸitli dönemlerde müziÄŸinden etkilendiÄŸim, hayatımda etkilendiÄŸim kiÅŸiler var. Mesela, Miles Davis beni etkilemiÅŸti. Bir dönem John McLaughlin gitar nedeniyle, yüzeysel olarak etkilemiÅŸti. Klasik gitar konusunda bazı etkilendiÄŸim kiÅŸiler olmuÅŸtu, onlardan biri de çalma konusunda John WiIliams… Türkiye’deki müziklerde Tamburi Cemil Bey etkilemiÅŸti. BaÄŸlama konusunda, doÄŸrusunu söylemek gerekirse, etkilendiÄŸim pek kimse olmadı. BaÄŸlama bakire duruyor. Onun daha çok iÅŸi var. Ama kim iyi çalıyor, kim beceriyor bu iÅŸi, anlayabiliyorum. Ses konusunda Münir Nurettin’in Fransa’ya gitmeden önceki dönemlerine ait söylediÄŸi ÅŸeyler, Hafız Burhan, hafız sesleri… Gazel, yani emprovize ÅŸeklinde sesi kullanma biçiminden makam açısından çok ÅŸey öÄŸreniyoruz. Caz gibi geliyor bana.
Nusrat Fateh’i nasıl buluyorsunuz?
Ben çok az dinledim onu. DinlediÄŸim kadarıyla bir sürü yanlış ses duydum. Bizde bir-iki gazelhan var ki, mukayese bile edilmez. EteÄŸine bile deÄŸemez Nusrat. Gazelhanların yaptıktan müziÄŸi deÄŸil de, ses renklerini, kullanma biçimlerini ve akortlu hallerini takdir ediyorum. Bir daha olabilecek bir ÅŸey herhalde. Mesela Hafız Burhan’ın rengi öyle. Hafız Kemal var 1900 baÅŸlarından. Ama Türkiye’deki bu gazel kültürü, ses kullanma biçimi pek yaygın olmadan yok olduÄŸu için ve de müzik biçiminin makamsal olması nedeniyle, Batı kültürüyle, müziÄŸiyle zor baÄŸdaÅŸtığı için pek yayılma imkânı olamadı. Ama insan sesi Batı’da baÅŸka türlü, DoÄŸu’da baÅŸka türlü algılanıyor. Batı bas sesleri uygun sesleri uygun görüyor, DoÄŸu ise tiz sesleri. Evet, bu kadar büyük fark var. Batıyla DoÄŸunun hiçbir zaman fizik olarak birleÅŸmeyeceÄŸi gibi, anlaÅŸması da, müzikte birleÅŸmesi de mümkün deÄŸil.
Bülent Ortaçgil’le beraberliÄŸinizin bu kadar zamandır sürmesinin nedeni ne?
0, çeÅŸitli evreler halinde: ilk evresi, aileler, babalar tanışıyor. Ben uzun zaman Elazığ’daydım. Ortaokul döneminde yazları İstanbul’a gelirdim. Bülent benim çocukluÄŸumu bilir yani. Ben, gitar ve onunla ilgili müzikleri Bülent’lerde gördüm. Gitarı onlar vasıtasıyla tanıdım. Bülent’in müziÄŸi baÅŸlangıçta tabii yabancı kökenli biçimdeydi. Sonra kendi müziÄŸine dönme biçiminde ÅŸekillendi. Esas müzikal beraberliÄŸimiz 80 yılında baÅŸladı. 0 gün bugündür devam ediyor.
Anlayış olarak, müzikal olarak uyuÅŸmanızdan ötürü herhalde…
Bülent çok iyi bir gitarcıdır aslında. Çok iyi bir ÅŸarkı yazandır. Türkiye’de kendine eÅŸlik eden en iyi gitarcı diyebilirim. Gitar konusunda ondan çok ÅŸey öÄŸrendim baÅŸlangıçta. Biraz okul gibi oldu. Onun müzik kurgusu, zekâsı, seviyesi hep etkilemiÅŸti beni. Söz – müzik iliÅŸkisi veya melodi mantığı kayda deÄŸerdi, çok üst seviyedeydi. Armonisi çok güzeldi. Onun gitarı orkestra gibidir. Akortlarında bası da, orta sesleri de duyarsın… Müzik kurgulamayı Bülent’ten öÄŸrendim. Ne okullardan, ne kendi geçmiÅŸimden… Belki folklorun etkisi olmuÅŸtur, o ayrı. Bülent’le bunu çala çala geliÅŸtirdim. Sonra ben gitar açısından daha ileri seviyede olmaya baÅŸladım. Bu sefer benim çaldığım gitar sesleri, Türk müziÄŸi seslerini de içinde almaya baÅŸladı. Bülent’in ise halk müziÄŸiyle, Türk müziÄŸiyle hiç iliÅŸkisi yoktu. Dinlemezdi bile. Bir müddet sonra iÅŸ tersine dönmeye baÅŸladı. Benden duyduÄŸu sesleri almaya baÅŸladı. Öyle bir alışveriÅŸ oldu aramızda. Åžimdi biz Bülent’le çaldığımız zaman, Bülent bana ÅŸu akor, bu akor demez. Oturur çalmaya baÅŸlar. Ben de çalmaya baÅŸlarım. Bir ÅŸeyler ortaya çıkar. Kayıtlanınız da öyledir. Partisyonlarım filan yoktur. Girerim bir seferde çalarım. En uzun beraberliÄŸim Bülent’le olmasına raÄŸmen, her çaldığımızda baÅŸka bir ÅŸey çalıyorum. Yoksa beraberlik devam edemez.
Ortaçgil’in sözlerini nasıl buluyorsunuz?
Bülent’in sözlerini çok seviyorum. Gönül ister ki Bülent sözlerini, bir kitapta toplasın. Müziksiz olarak, sadece okunarak anlaşılsın. Tam ÅŸiir anlamında deÄŸil, ama anlaşılma anlamında diyorum. O sözler insanların gözlerinin önünde ÅŸöyle birkaç saniye, okuma süresince dursun. Çünkü o sözlere biraz dikkat etse okuyan çok derin ÅŸeyler görebilir. Müzikle o derinliÄŸe ulaşılamıyor. Bence Bülent’in sözü, müziÄŸinden çok daha yukarıda. Müzik onu daha aÅŸağıya çekiyor bana sorarsanız. MüziÄŸine katılan her ÅŸey, her aranjman unsuru sözlerini biraz daha eritiyor, anlaşılmamasını saÄŸlıyor. O yüzden Bülent’in sözleri üstüne insanlar biraz düÅŸünmeli, ne diyor bu adam diye. Bülent’in büyük bir enerjisi ve inancı var. Israrla ben bunu söyleyeceÄŸim diyor, insanların kafasına vura vura, soka soka… Oyuna devam! DiyeceÄŸim, çeÅŸitli renklerde olmak telvine geliyor. İsmail’le olan beraberliÄŸimiz de telvinde bir bölge. Bundan sonra İsmail kendi albümünü yapacak. Ben biraz caz müziÄŸiyle uÄŸraÅŸmak istiyorum. Öyle bir ihtiyacım var. Birkaç yıldır biraz beni hayli sarsan biçimde.
Nasıl bir ihtiyaç bu?
Åžöyle: Bir triom var. O trio ile abstrakt, o anda üretilen, hiçbir ön çalışması olmayan müzik yapıyorum. Ama zırvalama biçimde de deÄŸil, mantık içinde. Birisinin bir müzik sesini çıkardıktan sonra öbürünün de onu algılayarak, ona katkıda bulunarak, o anda kurgusunu yaparak saniyeler içinde oluÅŸan bir müziÄŸi, motifi hareketlendirmek. 0 temanın üzerinde emprovizeler yapmak… Sen de bilmiyorsun, o anda kendi bilinmeyenini çalıyorsun. Bir resim çiziyorsun, bir hava çıkıyor, kendi dışına çıkıyorsun. Hem kendini yeniliyorsun veya çalamıyorsan kötülüyorsun, eskitiyorsun… İşte böyle bir müzik. Kullanılan enstrümanlar bas, davul ve benim biri perdeli, diÄŸeri perdesiz olan iki saplı gitarım. Yeni bir müzik peÅŸindeyim sistem ve aralıklar olarak. Belki armoni bir olduÄŸu için onunla bir ÅŸey yapamayız, ama icra biçimi olarak yeni bir müzik. İnsanların algılaması ve duyum açısından da yeni bir biçimin peÅŸindeyim. O yüzden sarsılıyorum biraz. Bir de insanların önünde bir ÅŸey yokken hani bir ressamın kafasında bir ÅŸey yokken resme baÅŸladığı gibi müziÄŸe baÅŸlamak bana daha enteresan geliyor.
"EÅŸkıya" ile ünlendiniz. Pek çok programa çaÄŸrıldınız. 0 zamana kadar pek çok ÅŸey yapsanız da, insanlar sizi "EÅŸkıya" ile tanıdı. O dönemde bir tür haksızlık duygusu yaÅŸadığınız oldu?
Hiçbir zaman böyle bir ÅŸey hissetmedim. Benim için deÄŸiÅŸen bir ÅŸey olmadı. ArkadaÅŸlarım, yakın çevrem görüyorlar zaten. "EÅŸkıya" filmi benim için tamamen tesadüf bir ÅŸey. Olmayabilirdi de. Olması da benim içimde bir ÅŸey deÄŸiÅŸtirmedi. Benim dışımda bir ÅŸeyler deÄŸiÅŸmiÅŸ olabilir. Bazı insanlar çok . paralar kazandılar. Onlara yaramış olabilir.
Siz kazanamadınız mı?
Bu iÅŸten en az parayı ben kazandım. Ama, ben de kazandım. Benim standardım, ölçülerim içerisinde çok büyük bir para.
"EÅŸkıya" filmiyle ilgili olarak "Atv Ana habere çıktığınızda filan, kullanıldığınızı düÅŸündünüz mü?
Klip konusunda kullanıldığımı düÅŸündüm. Abuk subuk görüntüler vardı. Atv konusunda ise, ilk önce reddetmiÅŸtim. Sonra zaman aralıkları ile tekrar tekrar ısrar ettiler. Yetkili kiÅŸiler ve arkadaÅŸlarım o programın 25 milyon tarafından izlendiÄŸini söyleyerek bir biçimde ikna ettiler beni. Zaten iki-üç dakika bir ÅŸeydi. Çıktım, bir ÅŸey de diyemedim. İki satır bir ÅŸeyler söyledim. Televizyon bana çok ilkel geliyor. Orada yaÅŸanan ÅŸeyler, tekniÄŸi, simetrisi, çaycısından ışıkçısına kadar her ÅŸeyi çok ilkel bir kurum olarak geliyor. Televizyona inanmıyorum. Türkiye’deki haline de inanmıyorum. Çocukların geliÅŸme sürecindeki psikolojilerini etkileyen zararlı bir kurum olarak görüyorum.
"Eşkıya" film olarak nasıl buldunuz?
Ben filmci deÄŸilim. Filmcilik açısından bakıldığında herhalde çok fazla sorun vardır.
MüziÄŸi her ÅŸey bittikten sonra mı yaptınız?
Aslında filmin müziÄŸi baÅŸkasına verilmiÅŸ. O vazgeçtiÄŸi için beni buldular. Çekimler bitmiÅŸti. Beni buldular. Kazancı Bedih’in film içinde de olan sahnesindeki müzik ile UÄŸur Yücel’in söylediÄŸi ÅŸarkı dışında müzik yoktu. DiÄŸerlerini ben yaptım.
Filmin "sinema" tarafı bir yana, anlattığı öyküyü nasıl buldunuz?
Öyküden bir ÅŸey almadım. Filmin konusundan ziyade orada gördüÄŸüm bir-iki renk, kiÅŸi, hareket, lastik ayakkabı, su, bir lehçe; böyle ÅŸeyler beni etkilemiÅŸti. O da benim sadece kendi geçmiÅŸimle ilgili bulduÄŸum baÄŸlantılardan kaynaklanan noktalar. Bunlar beni yönlendirdi. Filmle özel bir iliÅŸkim yok. EÅŸkıya kavramı bambaÅŸka bir ,., ÅŸey. Orada anlatılanla alakası yok. Film bence Amerikan action-movie’lerinin küçük bir kopyası gibi bir ÅŸey. EÅŸkıya kavramına çok az deÄŸinmiÅŸler. Eski bir eÅŸkıya fotoÄŸrafı vardı, tek gerçek oydu. Ben eÅŸkıya tanıdım. Öyle deÄŸildi.
Nerede tanıdınız?
Ben çok küçükken, babam Elazığ’da doktorluk yaparken baltayla kafası uçurulmuÅŸ bir adam getirdiler. Onu getirenin bir tarafında kafası kopmuÅŸ adam, diÄŸer tarafında bir çuval para var. Getiren de bir eÅŸkıya. Babama "ya bu adamı dirilt ya da seni öldürürüm" diyor.,
Babanız ne yaptı?
Adamı dövdü. Parayı da attı. ÖlmüÅŸ adamı dirilt diye getirmiÅŸler. Farkında deÄŸiller getirenler, heyecanlılar. Babam onlara bir ÅŸok etkisi yaptı, çok kızdı, bağırdı çağırdı ve dövdü onları. O parayı alsaydı, çok zengin olabilirdik.
Hayatınızda iz bırakan bir film oldu mu?
Siz filme inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum. Ama ilgimi çeken öyküler var. Hitchcock’un "KuÅŸlar"dı beni etkilemiÅŸti. KorkmuÅŸtum. O korku hiç aklımdan çıkmaz.
Kitap da var mı böyle?
Åžimdi aklıma gelmiyor ama Harput’la ilgili dört ciltlik "Harput Ahengini defalarca okumuÅŸumdur. Nietzsche’nin "Böyle Buyurdu ZerdüÅŸfünden de etkilenmiÅŸtim. Fim konusuna geri dönersek, ben filme inanmıyorum ama filmin içinde birçok sanatın olduÄŸunu görebiliyorum. Fakat gerçekte var olmaması beni düÅŸündürüyor. Vizyon faslı araya mesafe koymama neden oluyor. İnsanların bir yere tıkılıp filmin karşısına geçmeleri de ayrı konu… Filmi seyrederken karşılarına geçip bir bakabilsek keÅŸke*..
Albümünüzü alanlar konusunda bir fikriniz var mı? Sanki kendi kuÅŸağınıza hitap ediyormuÅŸ gibi…
Åžöyle bir hedef, küçük bir miktarda da olsa, kafamdan geçmiÅŸti: Kaset almayan bir orta tabaka var. YaÅŸlı bir tabaka da var. Benim ulaÅŸmak istediÄŸim hedeflerden biri oydu. Bazıları belki çocukluk günlerini hatırlayabilir, bazıları deÄŸiÅŸik bulabilir… Bazıları da arabesk bulmuÅŸtur… (Gülüyor)
Hiç söz yazmamayı mı düÅŸünüyorsunuz?
Küçük küçük karaladığım sözlerim var benim de. Bazen konuÅŸma lisanının dışında sözler de edebiliyorum kendimce. Ama benim sorunum henüz müzikle. Sözü müziklemek olarak zaman zaman, "gül alırlar gül satarlar / çarşı pazar güldür gürü bestelemek istiyorum. Kafamın içinde o kadar çok armoni, dinlediÄŸim müzikler var ki, aÅŸure gibi, çorba gibi. O kadar çok ihtimal var ki ürettiÄŸimi sandığım ÅŸeyde. Stravirfski’nin obua partisi bugün karşına "güldür gür olarak çıkabilir.
AÅŸure güzel bir ÅŸey…
(Gülerek)… AÅŸure güzeldir tabii. Hele içinde nar tanesi, ekÅŸi nar olursa…
AÅŸure gibi bir müzik de kötü olmaz herhalde…
Adamların senfonisine bakıyorsun, ana temasıyla bir halk ÅŸarkısından alınmış ya da eski bir ozandan. Onu alıp dantel gibi iÅŸliyorlar. Aslında çok ileri müzisyenler bile beste yapmıyorlar, dantel yapıyorlar/iplik var ortada, güzel bir dantel iÅŸliyorlar. O yüzden beste konusunda çok titizim. Bugüne kadar olmamış bir sistem belki yaratılabilir. Gönül bunu istiyor…
MüziÄŸe ilk baÅŸladığınız yıllarda çok tela kiÅŸiye eÅŸlik ettiniz, bunlara mecbur kalmasaydım ÅŸu anda baÅŸka noktadaydım ya da bu albüm yıllar önce çıkabilirdi dediÄŸiniz oldu mu?
Zaman zaman oldu, ama ben onu kendi içimde çözdüm. Kendi kendime kızdığım zaman böbürlenip, "ulan sizin yaptığınız besteleri ben havalara çaldım gitti" diyorum. Ama, dediÄŸim gibi, en niteliksiz bir müzik içerisinde bile kendimce bir ÅŸey yapmaya çalışıyorum. O müzik parçasından bir ÅŸey öÄŸrenmeye çalışıyorum. Her ÅŸey bana bir ÅŸey öÄŸrettiÄŸi için bir kaybım olduÄŸunu sanmıyorum. Zaman ise bir kayıp deÄŸildir. Zaman kaybolmaz. Zamandan insan muaftır ayrıca. İnsanın zamanı kaybolamayacak kadar küçük bir ÅŸey. Bunun haricinde zaman tekrar edilen bir ÅŸey. Zaman kaybolmaz, insan kaybolur.
SöyleÅŸi : Siren İDEMEN – UlaÅŸ ÖZDEMİR / Roll Dergisi ©