Selam olsun “kuru et yiyen kadının oğlu”na!
“Mekke’nin fetih günüydü…
Bir adam Resulullah‘ın yanına yaklaştı. Korkudan, heyecandan titriyordu.
Resulullah da gördü adamın bu halini ve dönüp seslendi: ” Titremene lüzum yok, ben kral değilim “
Ve ardından dedi ki; ” Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben.”
(daha fazla…)
‘Aslında çok matrak bir adamım’
Gösterimdeki ‘Vali’de izlediğimiz hüzünlü rollerin adamı Uğur Polat, ‘Hüzünlü karakterler benim seçimim değil. Gelen teklifler üç aşağı beş yukarı birbirine benziyor. Ben çok matrak bir adamımdır aslında. Benden ne istenirse onu vermeye programlanmış bir aktörüm sonuçta’ diyor
Uğur Polat ünlü olduğunu unuttu! Korktum… İtiraf ediyorum… Oyunculuğa adanmış 30 senenin tutkusu ve derinliği altında kalmaktan… (daha fazla…)
Atatürk’ü müziğe döken adam
Goran Bregoviç’le aynı stüdyoda 4 gün
Atatürk’ü müziğe döken adam
Goran Bregoviç, geçen hafta “Mustafa” filminin müziklerinin stüdyo kayıtları için İstanbul’daydı.
İşte onunla aynı stüdyoda geçen 4 günden notlar
Geçen yıl sonu, nicedir hayalini kurduğum zorlu işe kalkışmaya karar verdim:
Sinemada gösterilecek bir Atatürk belgeseli için kolları sıvadım.
Filmi, Atatürk’ü 70. yıldönümünde anacağımız bu 10 Kasım’a yetiştirmek için çok yoğun bir çalışmaya giriştik.
Geçen bir yıllık uğraşımızın ayrıntıları bu sayfaya sığmaz; (ilgilenenler "www.mustafa.com.tr"den bilgilenebilirler) burada sadece, geçen haftaki son aşamasından, yani filmin müziğinin hazırlanmasından bahsedeceğim.
Türkiye’de bu işi ustalıkla yapabilecek çok sayıda değerli müzisyen olmasına rağmen, biraz hayranlıktan, biraz da bu filmin müziğinde Atatürk’ü biçimlendiren Rumeli rüzgarlarının hissedilmesini istediğimden Goran Bregoviç’te karar kıldım.
Böyle bir seçim, Atatürk’ün Türk müziğini uluslararası boyuta taşıma idealine uygun düşeceği gibi, onun isminin biraz daha geniş bir coğrafyada duyulmasına da hizmet edebilirdi.
Şebo’nun dönüşü

‘Deli kız’ ilk kez 15 yaşında sahneye çıktı. Şimdi 30′ların olgunluğunu yaşıyor. "45′ime geldiğimde yine müzik yapacağım ama giderek yalınlaşacağım" diyor
Kaldığı otelin lobisinde buluştuğumuzda başında rengarenk bir kukuleta, yüzünde muzip bir gülücük vardı. Türkiye’nin rock yıldızı olduğuna inanmakta zorlanırdınız. 1997 başında onu bir müzik şirketinin bürosunda ilk kez gördüğümde de aynı şaşkınlığı yaşamıştım. Yine başında gündelik bir bere vardı. Tanıyamadım. Oysa ilk klibi Yağmurlar çıkmış, şarkı dillerde gezer olmuştu.
Sonraki aylar boyunca Kadın dışında albüm dinlemeyecek, nerede bir Şebnem Ferah konseri yakalarsam gidip izleyecektim.
Adı televolelerde hiç gezinmedi ama kısa zamanda rock denince akla gelen isim oldu.
Kemancı’da, Saklıkent’te, ODTÜ’de defalarca izledim onu…
Ve her çıkan albümünde Kadın’ın tadını aradım.
Ara Güler ve Modernite

Ara Güler çok kederli, bu İstanbul İstanbul değil diyor.
Moderniteyi hiç mi hiç onaylamıyor: Modernite fakirliktir diyor.
TRT 2’de yayınlanan Ustalarla Türkiye Defteri’nde Ara Güler’i izliyorum.
Öyle dertli ki İstanbul’un bu halinden: Rumelihisarı’nda bir sokak vardı diyor; fotoğraflar çekerdim o sokakta, yokuşlu, küçük, dar bir sokaktı, Arnavut kaldırımlı. O sokağa düşen yağmur bile hüzünlü düşerdi. Öyle bir sokaktı yani. Gittim aradım o sokağı orada, bulamadım, sokağı asfaltlamışlar, birkaç modern bina yapmışlar, yağmur oraya düştüğü zaman yağmur ağlıyor şimdi be…
İstanbul’un sokaklarında yürüyor Ara Güler, elinde fotoğraf makinesiyle, biraz kızgın adımları… Eski köprüde hayat vardı diye üzülüyor Galata Köprüsü için: Düşün ki kimler geçti o köprüden…
1948-50 yıllarında başlamış fotoğraf çekmeye Ara Güler, şimdi sokaklarda kompozisyon yapmak bile mümkün değil diye şikâyet ediyor, hiç tadı kalmadı İstanbul’un.
Liberalizm Açığı
Rakamları Milli Kütüphane’den aldım: 1923’ten 1980 yılına kadar geçen 57 yıl içinde adında “Liberalizm” kelimesi bulunan sadece 85 kitap yayımlanmış! Benim tespitlerime göre Tek Parti devrinde liberalizm konusunda bir kitap çıkmıştı, o da 1949’da yayımlanan “Liberalizm Nedir” adlı popüler düzeyde bir kitaptı.
Fikir tarihinde Prens Sabahattin Bey gibi büyük bir isme sahip olan Türkiye’nin liberal felsefe konusunda ne kadar habersiz kaldığını gösteriyor bu rakam!
Bu patlama çok şeyi gösteriyor: ‘Özal devrimi’nin etkisini gösteriyor, 1980’den sonra dünyaya açıldığımızı, dünya ekonomisi gibi dünya fikir ve felsefe mirasıyla da temasa geçtiğimizi gösteriyor. Bir şey daha gösteriyor: çok yeni olduğu için liberalizmin ‘felsefi’ düzeyde algılanmasındaki zorluk ve bilgi yetersizliği…
Özellikle liberalizmi eleştirenlerde cehalet düzeyinde bilgisizlik göze çarpıyor.
“Liboş” lafı bu cehaletin bir belgesidir. Halbuki iyi incelenmiş bir liberalizm, felsefi düzeyi yüksek ve ciddi eleştirilere tabi tutulabilir. Bu düzeyde ciddi eleştirileri hak eden yönleri de vardır üstelik.
2009 için bugünden bir öneri: “90’ıncı 19 Mayıs’ı gençlere verelim”
Farklı bir 19 Mayıs hayali
İlk ve son kez lise son sınıftayken katılmıştım 19 Mayıs gösterilerine… Seçildiğim için çok sevinçliydim çünkü tam da bahar sınıf penceresine abanmışken derslerden yırtmak için eşsiz bir bahaneye kavuşmuştum.
Haftalarca okulda, beden eğitimi hocasıyla “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” düsturuyla çalıştıktan sonra birkaç gün de Hipodrom’da bütün okullarla birlikte genel prova yapmış, o arada harika arkadaşlar bulmuştuk.
Unutamadığım sahne şudur:
Elimizde sopalar, dilimizde marşlarla şeref tribünü önünden geçerken, dönemin modasına uygun olarak sağcı olanlarımız sağ kollarını, solcu olanlarımız da sol kollarını kaldırarak selamlamıştı devlet zevatını…
70’lerin final gösterisiydi bu…
Sonra o sopaları o “sağlam kafa”larda kırdılar zaten…







