TELVİN, grup değil, trio da değil. Onlar en güzel müziğe ulaşmaya çalışan üç müzisyen. Erkan Oğur, İlkin Deniz (bas gitar) ve Turgut Alp Bekoğlu (davul). On yıldır birlikte konserler veriyorlar, arkadaşlıkları 30 yıla yaklaşıyor. İlk albümleri “Telvin”de konserlerde yaptıklarını yapıyorlar. İçlerinde geldikleri gibi çalıyorlar. Caz da var, Türk halk müziği de. Molla duruşlu bir albüm bu. Erkan Oğur’un dediği belki en doğrusu: “Üçgen evdir, tepesi kapalı ilk şey. Üç kişi olunca ev kuruluyor ve ev sıcaklığı oluyor müzik”.
“Telvin”in sözlük anlamı “renkleri karıştırmak”. Siz niye hem grup hem de albüm adı olarak kullandınız?
Erkan Oğur: Kelime manası renkler, haller ve karakterler. Tasavvuftaki manası da, ki esas manasıdır, halden hale geçmek. Bir kararlılık haline doğru, esas ulaşılması gereken hedefe doğru gidişin tasviri. Müzikte de, bütün tabiatta da hep bir hal değişikliği var. Hiçbir zaman aynı suda yıkanmadığımız gibi. Onun müzikteki halini biz belli ölçüde, yaşayarak, çalarak, dederek hissediyoruz. Bu yüzden Telvin.
Albüm o yüzden mi bir taraftan ağır kuzey cazı hissi verirken bir taraftan da ağır Türk müziği var içinde?
İlkin Deniz: Albümünde bir parçada cazın en koyu dönemindeki be-bop var. Ama sonra Türk müziği de var. Yani halden hale geçiş var. Belli kalıplara bağlı kalmıyoruz, belli bir formumuz da yok. Caz standart formları vardır, bu böyle çalınır, bu böyle. Biz de diyoruz ki, içimizden geldiği gibi çalıyoruz. Çünkü bunun kuralını koyan insan, biz de kuralı bozabiliriz.
Turgut Alp Bekoğlu: Biz kendimizi çalmaya bırakıyoruz, varsa var, yoksa yok. Bazen gelmiyor bir şeyler.
E. O: Aramızda benim plazma dediğim şey oluşuyor. Müzik başlıyor ve hemen bir bağlantı oluşuyor, o bağlantı ile anlaşıyoruz biz. Işık hızında.
T. A. B: Çok eskiden beri tanışıyoruz. Müzik dışında her şeyi paylaşıyoruz, muhabbet ediyoruz, birimizin esprisine diğeri hakikaten gülüyor. Çalarken de öyle.
I. D: Bunu belki genç müzisyenlerin bilmesi iyi olmaz ama mesela prova yapılır genelde. Biz daha çok konuşuyoruz. Konuşmak, o akşam senin çaldığın parçayı başka bir yere götürüyor.
Duygu beraberliğinden sonra mı müzik çıkıyor yani?
I. D: Önemli olan dürüst olmak ve yalan söylememek.
T. A. B: Ne geliyorsa onu çalıyoruz. Bir şey gelmiyorsa ve hissetmiyorsak çalmıyoruz.
E.O: Zaten müziğimizin her zaman farklı olması bu yüzden. Bir çaldığımızı bir daha çaldığımızda başka bir şey oluyor. Onun heyecanı var. Bazen kendi kendimize şaşırıyoruz, Allah Allah bunu ben mi çaldım diye. O bizi biraz daha yaşatıyor.
Bildiğim kadarıyla bu albümün kayıtlarının bir kısmı canlı, bir kısmı stüdyo kaydı.
T. A. B: Seyircili ve seyircisiz demek daha doğru.
E. O: Hep o anda çıkan müzik. Bir CD’nin süresini aştık, iki CD olmak durumunda kalınca, konserlerden beğendiğimiz kayıtlar ilave ederek, iki CD’ye tamamladık. Daha elimizde kayıtlar var ama bu kadarını bile insanların dinleme sabrı göstereceğini sanmıyorum.
Niye?
I. D: Sadece dinlerlerse olmaz, anlamaya çalışmaları da lazım. Anlamayı isterlerse müziği…
E. O: O zaman dinlerler.
İ. D: Böyle bir dinleyeyim diye koyunca olmaz. Yapılmayan bir müzik olduğu için biraz da tehlikeli bir müzik.
E. O: Satılmayan albümler rafında yerini alır yani!
I. D: Satma derdi olmadığı için. Erkan’ın konserlerde söylediği gibi, evde çalacağımıza burada çalıyoruz.
Seyirciye ya da seyircisiz çalmak çok mu farklı?
E. O: Seyirci ile bir alışveriş varsa, seyircinin ilgilendiğini, o plazmanın içine onu da aldığımızı görürsek, o bizi de destekliyor. Ve daha da yükseliyor. Bu müzikte enstrüman, enstrümanın cinsi, karakteri önemli değil. Esas olan tınının, çalınan melodinin, armoninin arkasındaki müzik. Müziğin hissettirdiği var.
I. D: Kırk yaşından sonra bas çalmayı bıraktım diyorum, Telvin içinde müzik yapmaya başlıyorsun. Eminim gitar çalıyorsun ama gitar çalıyor gibi değil, o müziğin içine ses sokuyorsun. O enerji de gidiyor insanlara. Sivas’ta bir kadın, hiçbir şey anlamadım ama çok zevk aldım dedi. Çünkü uç bir müzik. Çok zevk aldım diyor, demek ki enerji gitmiş.
T. A. B: Mümkün olduğunca saf çalmaya çalışıyoruz.
Aslında enteresan bir grupsunuz. İlkin Bey Amerika’da yaşıyor, oranın müziği doluyor kulağına, siz buradan Anadolu’dan besleniyorsunuz.
E. O: Mekan ve zaman yok bizde. Bizim kaynaklarımız farklı da olsa o kaynaktan gelen müzik bir bütün aslında.
I. D: ‘98′de North Sea Caz Festivali’ne katıldık. Amerika’da Lincoln Center’da, Berlin’de çaldık. Bazen aradan üç sene geçiyor, buluşup çalıyoruz. ‘95′ten beri beraberiz ama.
T. A. B: Aradan bir sene de geçse çok kopukluk olmadan, şaşkınlık yaşamadan çalıyoruz. Aslında ortak noktaların olmasının yanında, farklılıklarının olması da bu müziğin yaratılmasında önemli etken. Sahnede hep dinleyerek çalıyoruz. Birbirimizi gerçekten çaldırmaya ve rahatsız etmemeye çalışıyoruz. Bir alışveriş müziği bu.
E. O: Bu müziğin hiçbir iddiası yok. Sadece bir paylaşım ve bir farkındalık var. Esas dert saf müziğe, bütün egolardan, kötülüklerden arınmış bir müziğe ulaşmak.
Türk halk müziği ile caz ne kadar birbirine benzer ya da benzemez? Estetik olarak yanyana getirmek zor mu?
E. O: Caz müziği yakın zaman folklorudur. Folklorik bir bağlantı kurabilirsiniz Türk müziği ile. Anadolu’daki müziklerde de doğaçlama çoktur, o açıdan doğaçlama yapılan müzikler kategorisinde bir ortaklık var. Ama caz cazdır, Türk hal müziği de Türk halk müziğidir. Aralarında çok büyük farklar vardır. Biri tamperemandır, biri tampereman dışıdır. Caz müziğinde son zamanlarda tampereman dışı arayışlar olmasına rağmen henüz bir neticeye varılmış değil. Sistem enstrümantasyon farkları var. Armon anlayışı farklı, formlar farklı. Ama Türk müziği de olsa, Çin müziği de olsa, müzik birdir. O yüzden her şey birbiriyle ilişkili olabilir. Estetik sorunları artık o sizin becerinize kalmış. Ama Türk halk müziği ile cazı birleştirelim diye derdimiz yok
I. D: Sentez yapalım filan yok…
E. O: Sentez kimyada olur, müzikte sentez diye bir şey yok.
Albümde doğaçlama yaptınız, bunlar notaya dökülmedi mi hiç?
E. O: Yok yok, nota filan. Bir şarkı var mesela, bütün malzemesi şu: Karşılıklı oturduk, enstrümanlarımız var elimizde, kimse ne çalacağını bilmiyor ve bir, iki, üç, dört… Başlıyorsun çalmaya. Bence albümdeki en güzel parça o. “Aşkın Kucağı”.
Berlin, New Orleans, North Sea Caz festivalinde çaldığınızda orada nasıl tepkiler geldi?
E. O: Tartabilecek kadar ilişkimiz olmadı seyirciyle. Ama eminim ki, bu işle ilgili olan kişilere, ilginç ya da değişik gelen durumlar oldu. Dünyadaki müzisyenleri etkileyen bazı unsurlar var müziğimizin içinde. Bu ukalalık değil. Enstrümantasyon ve kullanılan makam anlayışı açısından biz lidyen çalmaya çalışıyoruz, o da ortalıkta pek fazla duyulmayan, riskli bir çalış biçimi. Çünkü öyle bir durumu var ki, bir yerden sonra bütün notalar doğru oluyor. Bir anahtarla kapı açıp ona ulaştığınız andan itibaren müzik başlıyor. Notaların özgürlük kazandığı andan itibaren bu Telvin müziği başlıyor. Bu yeni bir müzik. İçinde ileriye dönük bir iddia var, küçük de olsa.
10 yıldır çalıyorsanız niye bu zamana kadar beklediniz albüm için?
E. O: Bu halden hale geçme olduğu için albüm gibi bir düşünce oluşmadı. Çünkü kaydetmek onu öldürmek aslında.
Nasıl?
E. O: Müzik hatırlanmalı, o zaman kıymetli oluyor. Kaydedince ölüyor. Diyelim ki bir arkadaşın var, onunla ilgilisin, görüşüyorsun, merak ediyorsun, ama öldüğü zaman gömüyorsun mezara, aklına gelirse bir hatırlıyorsun. İşte mezardaki arkadaşına benziyor kayıt.
Nazan Özcan – Milliyet Sanat