<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>M. Sadık Erdoğan Web Bloğu &#187; Benim Sinemalarım</title>
	<atom:link href="http://msadik.com/category/benim-sinemalarim/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://msadik.com</link>
	<description>Ellerinden öpenin çok olmasın ey dünya!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 28 Jul 2010 18:40:53 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kusturica Filmlerinden Alıntılar</title>
		<link>http://msadik.com/benim-sinemalarim/kusturica-filmlerinden-alintilar.htm</link>
		<comments>http://msadik.com/benim-sinemalarim/kusturica-filmlerinden-alintilar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:44:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Sadık</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benim Sinemalarım]]></category>
		<category><![CDATA[emir kusturica]]></category>
		<category><![CDATA[johnny deep]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://msadik.com/?p=575</guid>
		<description><![CDATA[
Yalnızlık en büyük hastalıktır.
Dino’nun babası – Dolly Bell’i Hatırlıyor musun?
İdeoloji ve inançlar sadece zavallılar içindir.
Dino’nun eniştesi – Dolly Bell’i Hatırlıyor musun?
Kendime yalan söylemeye başladığımdan beri kimseye inanamıyorum.
Perhan – Çingeneler Zamanı
Eğer birinin ruhunu görmek istiyorsan, ona hayallerini sor.
Axel – Amerikan Rüyası
Fırtınada geri dön emri verilmez
Axel – Amerikan Rüyası
Eğer genç bir kaktüsün yanında, yaşlı bir ağaç dikili [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/03/kustu1.jpg"><img class="size-full wp-image-578 alignnone" title="kustu1" src="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/03/kustu1.jpg" alt="kustu1" width="401" height="251" /></a></p>
<p><strong>Yalnızlık en büyük hastalıktır.</strong><br />
Dino’nun babası – Dolly Bell’i Hatırlıyor musun?</p>
<p><strong>İdeoloji ve inançlar sadece zavallılar içindir.</strong><br />
Dino’nun eniştesi – Dolly Bell’i Hatırlıyor musun?</p>
<p><strong>Kendime yalan söylemeye başladığımdan beri kimseye inanamıyorum.</strong><br />
Perhan – Çingeneler Zamanı</p>
<p><strong>Eğer birinin ruhunu görmek istiyorsan, ona hayallerini sor.</strong><br />
<strong>Axel – Amerikan Rüyası</strong></p>
<p><strong>Fırtınada geri dön emri verilmez</strong><br />
Axel – Amerikan Rüyası</p>
<p><strong>Eğer genç bir kaktüsün yanında, yaşlı bir ağaç dikili değilse, ondan hayır bekleme.</strong><br />
Leo – Amerikan Rüyası</p>
<p><strong>Hiçbir metin tamamen gerçeği içermez. Gerçek olan sadece yaşamdır…Sanat bir yalandır. Hepimiz yalancıyız. En azından bazılarımız…</strong><br />
Marco – Yer altı</p>
<p><strong>Kardeş kardeşi öldürmedikçe savaş, asla savaş değildir.</strong><br />
Marco – Yer altı</p>
<p><strong>Bir sorunun varsa eğer parayla çözemiyorsan , daha çok parayla çözersin.</strong><br />
Dardan – Kara Kedi Ak Kedi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://msadik.com/benim-sinemalarim/kusturica-filmlerinden-alintilar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İhtiyar Delikanlı</title>
		<link>http://msadik.com/benim-sinemalarim/ihtiyar-delikanli.htm</link>
		<comments>http://msadik.com/benim-sinemalarim/ihtiyar-delikanli.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 16:52:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Sadık</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benim Sinemalarım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://msadik.com/?p=568</guid>
		<description><![CDATA[Gülersen dünya da güler, ağladığın zaman tek başına ağlarsın. Bu motto bu filmle hafızama kazındı. Seyrettiğim en iyi intikam filmi, 2003 yılı cannes film festivalinde Tarantino tarafından beğenilmiş, ben yapmışım gibi izleyin demiştir.
“Bu adam kim ve benden neden bu kadar nefret ediyor?”
Karısı ve tatlı bebeği ile birlikte yaşayan Oh Dae-Su adında sıradan bir adam 1988’de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/03/ihtiyardelikanli.jpg"><img class="size-full wp-image-570 alignnone" style="margin: 5px;" title="ihtiyardelikanli" src="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/03/ihtiyardelikanli.jpg" alt="ihtiyardelikanli" width="401" height="232" /></a>Gülersen dünya da güler, ağladığın zaman tek başına ağlarsın. Bu motto bu filmle hafızama kazındı. Seyrettiğim en iyi intikam filmi, 2003 yılı cannes film festivalinde Tarantino tarafından beğenilmiş, ben yapmışım gibi izleyin demiştir.</p>
<p>“Bu adam kim ve benden neden bu kadar nefret ediyor?”</p>
<p>Karısı ve tatlı bebeği ile birlikte yaşayan Oh Dae-Su adında sıradan bir adam 1988’de bir gün evinin önünden kaçırılır.</p>
<p>Sonra uyanır ve kendini özel yapılmış bir hücrede bulur. Durumunu anlamaya çalışırken TV’de haberleri izler ve sevgili karısının vahşi şekilde öldürüldüğünü görerek şok geçirir.</p>
<p>Mutlu hayatını yok eden adamdan intikam alacağına yemin eder. Uzun mahkumiyetini belli etmek için vücudu dövmelerle kaplanır.<span id="more-568"></span></p>
<p>2003 Hapsedilmiş bir adam. “Seni hücreye neyin soktuğunu hatırla!”</p>
<p>Dae-Su kendine geldiğinde, para dolu bir cüzdan ve bir cep telefonu ile serbest kaldığını görür. Dae-Su bir Japon lokantasında yemek yerken yabancı bir adamdan telefon gelir ve bu adam ondan neden hapsedildiğini anlamasını ister. Adam telefonu kapattıktan sonra Dae-Su baygınlık geçirir ve ardından başka birinin evinde uyanır.</p>
<p>Yemek yediği Japon lokantasındaki bir aşçı olan Mido adında genç bir kadının evidir burası. Dae-Su, Mido’ya 15 yıllık esaretini anlatır ve Mido içtenlikle ağlar. İntikamını alması için ona yardım sözü verir.</p>
<p>Telefon eden adam, Dae-Su’ya, onu öldürürse neden hapsedildiğini asla öğrenemeyeceğini söyler. Ve bir oyun teklif eder. Eğer Dae-Su 5 gün içinde hapsedilmesinin gerçek nedenini bulursa adam intihar edecektir. Bulamazsa, Dae-su’ya yardım eden Mido’yu öldürecektir.</p>
<p>Unutulmuş bir geçmiş iki adam arasındaki sırrı ortaya çıkartıyor.</p>
<p>Dae-Su okul yıllığında onu kaçıran adamın fotoğrafını bulur. Adı Lee Woo-Jin’dir ve Lee Soo-Ah adında bir kız kardeşi vardır.</p>
<p>Dae-Su sonunda Woo-Jin ile Soo-Ah’ı okulun deposunda sevişirken gördüğünü hatırlar. Sonra arkadaşlarına gördüklerini anlatmış ve olayı bütün okul öğrenmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://msadik.com/benim-sinemalarim/ihtiyar-delikanli.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gözlerindeki Esrar</title>
		<link>http://msadik.com/benim-sinemalarim/gozlerindeki-esrar.htm</link>
		<comments>http://msadik.com/benim-sinemalarim/gozlerindeki-esrar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 18:44:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Sadık</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benim Sinemalarım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://msadik.com/?p=552</guid>
		<description><![CDATA[
Belayı bulma yolunda leyla&#8217;dan vazgeçmiş hukuk bürosunda görevli bir abimiz. Benjamín Esposito.
Tecavüz edilip öldürülen güzel bir bayan.
Bürodan arkadaşı Sandoval,
Leyla&#8217;nın ta kendisi, büronun müdüresi Irene,
Makdülün kocası Morales.
Eğer o olmasaydı olmazdı. Katil.
Filmi izledikten sonra &#8220;kısasa kısas&#8221; ceza yöntemini ve fotoğraf çektirirken her zaman makinaya bakmanın önemini anladım.
Birde en yakınındakine sevdiğini söyleyemenin dramatik hali.
Federal ajanlıktan emekli olan Benjamin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/02/gozlerindeki.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-553" title="gozlerindeki" src="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/02/gozlerindeki.jpg" alt="gozlerindeki" width="400" height="232" /></a></p>
<p>Belayı bulma yolunda leyla&#8217;dan vazgeçmiş hukuk bürosunda görevli bir abimiz. Benjamín Esposito.<br />
Tecavüz edilip öldürülen güzel bir bayan.<br />
Bürodan arkadaşı Sandoval,<br />
Leyla&#8217;nın ta kendisi, büronun müdüresi Irene,<br />
Makdülün kocası Morales.<br />
Eğer o olmasaydı olmazdı. Katil.</p>
<p>Filmi izledikten sonra &#8220;kısasa kısas&#8221; ceza yöntemini ve fotoğraf çektirirken her zaman makinaya bakmanın önemini anladım.</p>
<p>Birde en yakınındakine sevdiğini söyleyemenin dramatik hali.<span id="more-552"></span><a href="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/02/gozlerindekikitap.jpg"><img class="size-full wp-image-562 alignright" style="margin: 5px;" title="gozlerindekikitap" src="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/02/gozlerindekikitap.jpg" alt="gozlerindekikitap" width="145" height="232" /></a></p>
<p>Federal ajanlıktan emekli olan Benjamin Esposito, geçmişte tanık olduğu ve içinde yer aldığı gerçek bir öykü üzerine kurulu bir roman yazmaya karar verir. Romanın olay örgüsü 1973&#8242;te Buenos Aires&#8217;te gerçekleşen vahşi bir tecavüz ve onu takip eden cinayetin failini bulma çabalarını konu almaktadır. Kısa bir sure sonra cinayetin acı dolu hatırası üzerine düşünmek, Esposito&#8217;nun güncel yaşamının detaylarını aydınlatmaya başlar ve onu, duygularına ayna tutarak saplantılı bir aşkın ördüğü ağ ile yüzleşmeye zorlar.</p>
<p><strong>Yönetmen</strong>: Juan José Campanella<br />
<strong> Senaryo</strong>: Juan José Campanella, Eduardo Sacheri<strong><br />
Müzik</strong> : Frederico Jusid, Emilio Kauderer<strong><br />
Oyuncular</strong> : Ricardo Darin, Soledad Villamil, Pablo Rago, Javier Godino, Guillermo Francella</p>
<p><a href="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/02/gozlerindekiesrar.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-556" title="gozlerindekiesrar" src="http://msadik.com/wp-content/uploads/2010/02/gozlerindekiesrar.jpg" alt="gozlerindekiesrar" width="400" height="571" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://msadik.com/benim-sinemalarim/gozlerindeki-esrar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ah, güzel Ahmet abim benim!</title>
		<link>http://msadik.com/benim-sinemalarim/475.htm</link>
		<comments>http://msadik.com/benim-sinemalarim/475.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 10:34:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Sadık</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benim Sinemalarım]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet uluçay]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://msadik.com/?p=475</guid>
		<description><![CDATA[Değer miydi ömrünü sinema diye bir hülyanın peşinde harcamaya? Değerdi&#8230; Bozkırın ortasındaki o küçücük köyden birini tanımıyoruz. Kimse de tanımayacak. Ama Ahmet Uluçay diye birini hep güzel bir gülümsemeyle, iyi şeylerle, mutlu anlarla hatırlayacağız Ahmet abi, hatırlayacaklar..
Sinema değildi senin derdin aslında. İçindeki huzursuzluğu dindirmekti. Çığlıktı, sesti, seslenmekti. Kıyamet koparmaktı belki. Bin yıllardır o kayaların dibinde, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" style="margin: 8px;" title="ahmetulucay" src="http://msadik.com/wp-content/uploads/2009/12/ahmet_ulucay.jpg" alt="" />Değer miydi ömrünü sinema diye bir hülyanın peşinde harcamaya? Değerdi&#8230; Bozkırın ortasındaki o küçücük köyden birini tanımıyoruz. Kimse de tanımayacak. Ama Ahmet Uluçay diye birini hep güzel bir gülümsemeyle, iyi şeylerle, mutlu anlarla hatırlayacağız Ahmet abi, hatırlayacaklar..</p>
<p>Sinema değildi senin derdin aslında. İçindeki huzursuzluğu dindirmekti. Çığlıktı, sesti, seslenmekti. Kıyamet koparmaktı belki. Bin yıllardır o kayaların dibinde, o ağaçların altında yatan sessizliği uyandırmaktı. Bunu yapacaktın sen, yaptın. Sinemayla olmasa şiirle, romanla, o da olmasa türkü söyleyerek yapacaktın. Biz, taşranın huzursuz çocuklarıydık Ahmet abi; ezeli mağluplar, imanlı Cioran&#8217;lardık bir bakıma! İçimizde birikmiş bir acı vardı; bir şey yapmasak, çığlık atmasak ölürdük kederden.</p>
<p><span id="more-475"></span></p>
<p>Sen sinemanın şairiydin Ahmet abi. &#8216;Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak&#8217;, bu toprakların gördüğü en yerli, en samimi, en lirik taşra şiiri değil miydi! &#8216;İnsan yaşadığı yerlere benzer&#8217; Ahmet abi. Öyle diyordu ya Edip Cansever: &#8220;O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine&#8230;&#8221; Sen, o bozkırın pürüzsüz mavi göklerine, güneşli düzlüklerine, serin koytaklarına, suyu çekilmiş dere yataklarına, ıssız istasyonlarına benzerdin Ahmet abi. O meşeliklerde cıvıldaşan kuşlar, ince ince atan yağmurlar, ufku kıpkızıl kapatan akşamüstüleri, o çok sevdiğin gölgeler, sen eksildiğin için, yüzlerine bakıp heyecanlanan biri kalmadığı için kederlere bürünmüştür.</p>
<p>Biz yaşadığımız köylere benzeriz Ahmet abi! Öyle ıssız, öyle yakıcı, öyle yalnız ve inatçı&#8230; Senin ne güzel inadın vardı! Bozkırda bir deniz kabuğu gördüğün gün, aklın nasıl yerinden gitmiş, dünyan değişmişti! Bozkıra okyanus getirmek gibi imkânsız bir aşkın peşine kapılıp gitmiştin. Tekerlekli sandalyelerde, ağır aksak kamera arkasında&#8230; &#8216;Bu filmi çekmeden ölmeyeceğim&#8217; diyordun. O film sendin Ahmet abi. O bozkırda deniz kabuğu olan sendin!</p>
<p>Güzel adamdın Ahmet abi. Biz güzel çocuklarıydık taşranın. Derdimiz, kendimizleydi; kimseyle alıp vereceğimiz yoktu. Sen karpuz kabuğundan gemiler yaparak olmazları oldurdun. Köy çocuklarının utangaç aşklarını dünyaya duyurdun ve küfrün, en güzel onların ağzına yakıştığını&#8230; Az şey mi, bozkırın çocuklarına okyanusu gösterdin Ahmet abi! Bir gün, biri gelip senin filmini de çekecektir. Hoş çekmese ne olur! Değil mi ki, o ıssız köyde bir derviş gibi yaşadın. O bozkırı, uzayıp giden o tren yollarını, ovaları güzelleştirdin. Yıllar, yıllar sonra bile insanlar, &#8216;buralarda bir güzel adam yaşadı&#8217; diyecekler. Deli miydi, veli miydi; hayal miydi, gerçek miydi bilinmez&#8230; Ama güzel adamdı vesselam!</p>
<p>Sen şimdi öldün mü, güzel Ahmet abim benim!</p>
<p>Sinema gibi çirkefi çok bir pazarın dışında durarak, uzaktan tertemiz sanatını yaptın. İnsanın yalnız sanatıyla da var olabileceğini gösterdin. Dünya bir gölgelikti Ahmet abi, biliyorduk. Hem, &#8220;Her yere yetişilir / Hiçbir şeye geç kalınmaz&#8221;dı. Ölüme de geç kalınmıyor Ahmet abi, geç kalınmıyor. Sıramız gelince biz de ardımıza bakmadan geleceğiz. Kim bilir, orada konuşacak ne çok şeyimiz olacak&#8230; Nur içinde yatasın, güzel Ahmet abim benim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://msadik.com/benim-sinemalarim/475.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ben nedensizliğe inananlardanım</title>
		<link>http://msadik.com/benim-sinemalarim/ben-nedensizlige-inananlardanim.htm</link>
		<comments>http://msadik.com/benim-sinemalarim/ben-nedensizlige-inananlardanim.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Oct 2009 11:44:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Sadık</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benim Sinemalarım]]></category>
		<category><![CDATA[demirkubuz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://msadik.com/?p=321</guid>
		<description><![CDATA[Altın Portakal Film Festivali’nden yeni döndünüz&#8230; Nasıldı bu sene?
Bu sene iki günlüğüne gittim, şöyle ya da böyle diyebileceğim bir izlenim edinmedim o yüzden. Filmi izlemeye gittim. İlk defa sinemada insanlarla birlikte izledik. O konuda bile fazla izlenim edinemedim, çünkü festivaller belirli yerler oldukları için, festivale gelen, filmi izleyen hemen herkesin bir rolü var, –sinemacı, eleştirmen- [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://msadik.com/wp-content/uploads/2009/10/demirkubuz.JPG"><img class="alignleft size-full wp-image-322" style="margin: 8px;" title="demirkubuz" src="http://msadik.com/wp-content/uploads/2009/10/demirkubuz.JPG" alt="demirkubuz" width="200" height="150" /></a>Altın Portakal Film Festivali’nden yeni döndünüz&#8230; Nasıldı bu sene?</p>
<p>Bu sene iki günlüğüne gittim, şöyle ya da böyle diyebileceğim bir izlenim edinmedim o yüzden. Filmi izlemeye gittim. İlk defa sinemada insanlarla birlikte izledik. O konuda bile fazla izlenim edinemedim, çünkü festivaller belirli yerler oldukları için, festivale gelen, filmi izleyen hemen herkesin bir rolü var, –sinemacı, eleştirmen- öyle çok da basit ve olması gereken yerden bakılamıyor. Bir sinemacı bir sinemacının çalışmasına, bir eleştirmen ertesi gün yazacağı filme ya da bir sinema okulu öğrencisi beğendiği ve beklediği bir yönetmenin filmine bakıyor. Doğal olarak zorlanıyorlar. O yüzden “Tam bir izlenim edindim” diyemem. Festivaller giderek ideolojik bir çerçeveye oturmaya başladılar. Bir festivalin yapılma nedeni filmlerdir, festivalin kendisi artık başlı başına bir amaç. Filmlere, gelen konuklar da buna hizmet eden araçlar haline gelmeye başladı. Böyle bir gözlemim var. Genel olarak festival seven biri değilimdir, çok fazla da ilgilendiğimi söyleyemem. <span id="more-321"></span></p>
<p>Bu yıl festivalde politik konulara değinen filmler dikkat çekti&#8230;</p>
<p>Antalya ya da diğer festivallerde ve yurt dışında genel olarak sinema, sırtını bir ideolojik düşünceye ya da filmlerin çekildiği ülkelerin reel politiklerine dayamaya başladı. Sinemanın başlangıcındaki, 50’li, 60’lı, 70’li yıllardaki sanatsal, sorgulayıcı arayış, ifade bulma çabası hemen hemen yok oldu. Cannes Film Festivali’ne de baktığınız zaman, Avrupa’daki en basit festivallere de baktığınız zaman, Türkiye’deki film festivallerine de baktığınız zaman, böyle bir şey var. İnsanların genel beklentilerine karşılık vermek üzere çekilen filmler var. Bu sinemanın gidişatını derinden etkileyecek. Sinemada ideolojik düşünceler, etnisite, dinsel meseleler, terör gibi gündelik hayatın kötü bir yansıması ya da gündelik hayatın ideolojik parçası olmaya doğru bir gidişat olduğunu, ben kenarda duran bir yabancı olarak gözleyebiliyorum. Avrupa ve Türkiye’de sinema ve sanat yapan, bu işin etrafında toplanan insanlar belli bir düşüncenin sahibi. Ekseriyetle solcuların, sol düşüncenin oluşturduğu bir şey. Dolayısıyla sinema ve sanata propagandist anlam yüklemek kaçınılmaz oluyor. Böyle olunca da ortaya bana göre olmaması gereken bir kriter ortaya çıkıyor. Antonionilerin, Bergmanların, Tarkovskylerin bittiği bir dönem bu dönem. Uzun yıllardır ne ülkemizden, ne yurt dışından bu filmlere benzer bir filme bile rastlamıyorum. Her filmin bir numarası var. Hiçbir şeyi olmayan hümanizme, savaş karşıtlığına sırtını dayıyor. İnsanları aslında umutlandıran bu gidişat bana daha bir kötü geliyor.</p>
<p>Yani sinemanın büyüsü insanları yukarı çekecekken, insanların gündelik sorunları sinemayı aşağıya çekiyor&#8230;</p>
<p>Bir ülkenin siyasi, hukuki, gündelik hayatıyla ilgili konuları hariç bırakıyorum, beklentiler üzerinden yapılan hiçbir eylemi bu tip konularda değerli bulmam. Eğer burada bir beklenti üzerine bir kurgu oluşacaksa, bu ister hümanizma, ister özgürlük adına olsun, o zaman Amerikan sinemasını da açıklamak gerekir. Beklenti sinemasını en açık, en net şekilde yapan Amerikan sinemasıdır. Meseleye ticari bakar. Sınıfsallık, etnisite gibi olayların sinema üzerinden tartışılması, araç haline getirilmesi, masumane ya da bilinçli de olsa iki yüzlülük haline gelebilir. Çünkü bunlar sokakta halledilecek meselelerdir. Bir toplum, sınıfsal, etnik sorunlarını sokakta, bizzat yaşayarak fabrikada, işyerinde değil de, sinema üzerinden anlamaya kalkıyorsa burada ikiyüzlü bir durum ortaya çıkıyor demektir.</p>
<p>Türkiye gibi siyasi meselelerini çözmekte güçlük çeken ülkelerde bu sorunların sinemaya da yansıması kaçınılmaz görünüyor&#8230;</p>
<p>Tesbit olarak doğru ama benzer sorun Avrupa’da da yaşanıyor. Bugün Avrupa sinemasına baktığımız zaman belki estetiği ayırabiliriz. Ama estetik bile bir numara. Bugün film yapmak isteyen insanın o filme ve kendisine ait bir numarası olması gerekiyormuş gibi bir hal var. Bir tür cambazlık gibi. Cebinde insanların dikkatini çekecek, ilgisini uyandıracak bir numarası olması lazım. Sinemanın, sanatın sorgulayıcı, kuşkucu yanını tamamen ortadan kalkıp mesajlara, öğretici şeylere öncelik vermek sinemayı ezer. Böyle bir ülkede sinemanın gelişmesi mümkün değildir.</p>
<p>O halde siz Türkiye’de sinemanın canlandığına katılmıyorsunuz&#8230;</p>
<p>Türkiye’de sinemanın geliştiğini düşünmüyorum, bana göre çok yanlış bir mecraya gidiyor. Bu, seyircisinden yönetmenine, eleştirmeninden medyaya kadar herkesi kendi parçası haline getirir. Bugün bir film izleyicisinin “beğendim/beğenmedim” yorumu sinemanın önüne geçmeye başladı. Medyada o filmi yazan adam da aynı duygudan beslenerek, filmi bile aşan biçimde kendi yazdığını daha önemsiyor. Valla üretime, ortadaki sinema etkinliklerine bakarsak elbette böyle bir şey var. Ama “Bu filmler ne?” diye baktığımız zaman, bende duygu yaratabilen bir sinema olmadığı gibi, bu konuda kötü bir gidişatın olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Sanata ve sinemaya sorgulayıcı bakanlar için daha dar bir mecradan söz ediyorsunuz&#8230;</p>
<p>Elbette daraldı. Ben sinemanın çok içinde olan biri değilim ama kenardan rahatça görüyorum. İnsanlar daha senaryo yazma ya da filmi çekme aşamasında bu filmin “numarasının” peşine düşmeye başlıyor. Çünkü o hengâme içinde ancak kendine bir yer bulabilme korkusu taşıyor. Öyle olunca da demin söylediğim gibi sinemayı var eden koca bir gelenek, gündelik hayatın bir parçası olmaya doğru gidiyor.</p>
<p>Son filminiz Kıskanmak cesur bir tercih. Hem edebiyat severler için önemli bir eserden yola çıktınız hem ilk dönem filminiz&#8230;</p>
<p>Benim için başlangıçlar tesadüflerle oluşur. Ben temalar, belli meseleler yüzünden sinema yapan biriyim. Bunun da en basit ifadesi, demin konuştuklarımızın en arkasındaki insan varoluşu. Bu doğanın yarattığı hayatla ilgili dertleri olan biriyim. Bu romanı tesadüfen okudum. Okuduğumda da özellikle Seniha karakteri günümüz sanat yapıtlarında insanları ele alan yaklaşımların çok ötesinde bir şey ifade etti bana. İnsan varoluşuyla ilgili sorular sordurması önemliydi. Bir şey, bir şekilde kafamı kurcalayıp anlama çabası oluşturmuşsa, elimden geldiği kadar bunun üzerine gitmeye çalışıyorum. Roman üzerinden de olabilir, yaşadığım bir olay üzerinden de olabilir. Bu yönüyle ilgimi çekti. Romanda ensestten, eşcinselliğe kadar inanılmaz şeyler vardı.</p>
<p>Romanla senaryoyu nasıl birleştirdiniz?</p>
<p>Bir romanı çok beğenirsiniz ama edebiyat başka bir doğaya sahiptir, sinema başka bir doğaya sahiptir. İnandırıcılık ve gerçeklik sinemada çok net ve birinci derecede ele alınması gereken bir sorundur. Romandan başladım, sonra kendi senaryomu yazdım. En önemli olan sahnelerin çoğunu kendim yazdım. Özellikle kötünün yarattığı trajediyi anlamaya çalışırken, Camus’den, Dostoyevski’den faydalandım. Romanı kullandım sayılır. Romanda her şey, nedenleriyle uzun uzun anlatılmıştı. Bense insan varoluşunu ele alırken nedensizliklerin de nedenler kadar önemli olduğunu düşünen biriyim. Ben daha Nietzschevari düşünüyorum. Bir neden olmaksızın da birçok şey olabilir. İnsanın acziyeti de daha çok buradan gelir. Bir Müslümanın, bir Marksistin, bir Katoliğin, yollar farklı da olsa, dünyaya gelmenin bir nedeni olduğu konusunda birleşirler. Ben nedenlere inandığım kadar, bir şeyin neden olmaksızın da gerçekleştiğini düşünüyorum. Bir iyilik gördüğümüz zaman da içimizde bir kötücül yan çıkar ve kötülük yapabiliriz. Zaten bu yüzden kendimi yabancı ve kenarda duran adam olarak görüyorum.</p>
<p>Masumiyetve Kader filmlerinde ölüme kadar götüren tutkulu bağlılığın da bir nedeni yoktu&#8230;</p>
<p>Kader’i Batı’da izleyip etkilenen insanlar dahi şu soruyu sordular, “Her şey tamam da, bu çocuk niye bu kadar bu kızın peşinde?” Bir açıdan doğru. Konuştuğumuz konuya ilişkin iyi bir örnek. Beni başka sinemacılardan ayıran, beni en iyi ifade eden durum bu. Ben bununla ilgilenmiyorum. Bazı şeyler nedenleriyle değil sonuçlarıyla yaşanmak zorundadır. Budalaca cevaplara ulaşmak marifet değil.</p>
<p>Amatör oyuncularla da çalışabiliyorsunuz, tiyatrocularla da&#8230;</p>
<p>Her projeye o proje özelinde bakarım. Çünkü kafamızdaki genel fikirlere eylemi hapsetmeye kalkarız. Onlar oturmayınca bu sefer de darmadağın olur. Bu tip konuları pratik ve somut ele almak lazım. Öyle bir angajmana durduk yerde girip herhangi bir statükonun, bir meslek grubunun savunucusu olmaya gerek yok. Her film özel bir çabayı, spesifik bir ilgiyi gerektirir. Her oyuncu benim arkadaşımdır, sevgilimdir, düşmanımdır, severim sevmem. Hayattaki gibi. Öyle olmalı ki bir şeyi hak ettiği ölçülerle yapabilelim.</p>
<p>Kıskanmak’ta Berrak Tüzünataç’ın filmin önüne geçmesinden korkmadınız mı?</p>
<p>Düşünmem ben öyle şeyleri. Garsonu da oynatabilirim, onu da. Benim o insanın yüzünde ne bulduğuma, o rolle nasıl bağlantı kurduğuma, oynayabileceğine kanaat getirmemle ilgilidir. Bir futbolcuyu da oynatabilirim, bir siyasetçiyi de. Zaman zaman aklıma da gelmiyor değil. Kaldı ki, Berrak’ın medyada bir algısı var. Bu Berrak yüzünden mi oldu, medyanın ilgisinden mi bilemem. Benim tanıdığım Berrak oyuncu olmak isteyen, bu konuda zamanını, kafasını, ruhunu sonuna kadar zorlayan biri. Benim için Berrak Tüzünataç bu yönüyle vardır, öbür yanını bilmem bile.</p>
<p>Sinema, sıkıntıları konuşmaktan artık vazgeçmeli</p>
<p>Türkiye’de sinemada, sponsorluk, sermaye azlığı konuları sürekli gündemde&#8230;</p>
<p>Bu konunun tartışılmasından yana değilim. Türkiye’deki böyle bir yaklaşım egemen oldu. Bence birinci sorun iyi film yapma sorunu. Bu ülkede pek çok insanın yaşadığı sıkıntılardan daha fazla bir sıkıntı değil bu. Bu tip filmler yapmak böyle bir ülkede lükstür. Bu lükse sahip olduğum için sıkıntıları öne çıkarmak yerine, şükrediyorum. Bu konuda işkence de çeksek bunları ortaya sürmemeliyiz. Bu kötü bir mazlumiyet duygusundan, gereksiz bir önyargıdan ya da iyi bakış oluşturmaktan başka işe yaramıyor. Hiç gerek yok. Neden başka sektörlerin sıkıntıları bu kadar pornografik şekilde yansımıyor da sinemacıların ki ortada?</p>
<p>Yenilse bile Beşiktaş’ı sorgulamam</p>
<p>“Tek inancım Beşiktaş” diye düşündüğünüz doğru mu?</p>
<p>İnançsızlık ahlaki olarak kendimi koyduğum yer. İnsan başta kendisi olmak üzere, önüne konan her şeyi sorgulama gücüne sahip olmalı. Böyle bir nokta insanı inançsızlığa götürüyor. Her şeye karşı. Ben böyle biriyken, böyle düşünürken kendimle çok çelişiyorum. Beşiktaş’a böyle bir bağım var. Bunun bir nedeni de yok. Zaten Beşiktaş’ı nedenleri ortaya çıkararak anlayamayız. Her şeyi sorguluyorum, bir tek onu sorgulamıyorum.</p>
<p>Yenildiği zaman da sorgulamıyor musunuz?</p>
<p>Tabii, tabii. Özellikle o zamanlar. Bütün maçları izliyorum. Her yıl deplasmanların yarısına giderim. Çarşı Grubu’ndan açıkçası dışarıdan göründüğü kadar etkilenmiyorum. Benim için Beşiktaş için kafa ve gırtlak patlatan, fedakârlık yapan insanlar. Yaratıcılıkları ortada ama ben daha çok yalnız ve kendilerini başka türlü ifade eden Beşiktaşlıları seviyorum. Grupları boş verin, tek tek inanılmaz insanlar var. Çarşı da bu zamanlarda daha içe dönük olmalı bence.</p>
<p>12 Eylül’de cezaevine girmiştiniz, şimdi yaşanan geçmişle yüzleşme tartışmalarına ne diyorsunuz?</p>
<p>Hesaplaşmaya 27 Mayıs’tan başlanmalı. Bu tip çabaları destekliyorum. Fakat şöyle bir pay bırakarak, daha ideal olanı, olması gerekeni bilip de bu ülkenin, bu kötü ve aşağılık koşulları içerisinde o ideal olana değil de; o basit olana kurnazca olana razı gelinmesi savunulacak mesele değil. Yanımızda hakkı yenen bir insanın olmasının her şeyden önce ahlakla ilgili bir yanı vardır. Bu ülke böyle bir ülke. Çok sevdiğim bir ülke bir yanıyla, bir yanıyla böyle.</p>
<p>Masumiyet’in sonunda Koma Amed’in Evare şarkısı vardı. Bu tercih de, o dönemde çok cesurdu&#8230;</p>
<p>O dönem İnsan Hakları Derneği’nde çalışıyordum. Arkadaşlarımdı onu söyleyenler. Masumiyet’i filmin geçtiği gibi bir mekânda çekiyorduk. Pavyoncular, Kürtler vardı, o vardı bu vardı. Yılmaz Güney’ler, üç hilaller, Apo’nun resmi. Birbirine tezat şeyler aynı anda bir yerde. Gerçeğe sadakat böyle bir şey. Kafasında angajmanları olmayan, basit ve kuru gerçekle ilgilenen herkes Basmahane’de ya da Beyoğlu’nun arka sokaklarında gezerken, bunu fark edebilir.</p>
<p>Sinemayı bırakır mısınız?</p>
<p>Baktım kamburum haline geliyor, yapamıyorum çeker giderim. Mecbur muyum sinema yapmaya? Sinemada mutlu olduğum iki şey var, geceleri sahneler gözümde canlandıkça mucizevi geliyor. Bir de kimse için hiçbir değer taşımayacak kadar soyut, her gün her insanın aklına geçen bir düşüncenin giderek hikâyeye dönüşmesi, sonra çekilmesi inanılmaz. İnsanların önüne koyuyorum, nefret ediyorlar, seviyorlar. Benim için sinemanın tek mucizesi budur. En büyük acı bile unutuluyor, oysa olmayan bir şey gerçek haline gelip, yıllarca kalıyor. Bu inanılmaz&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://msadik.com/benim-sinemalarim/ben-nedensizlige-inananlardanim.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu dünyada ‘Hayat Var’ mı?..</title>
		<link>http://msadik.com/benim-sinemalarim/bu-dunyada-%e2%80%98hayat-var%e2%80%99-mi.htm</link>
		<comments>http://msadik.com/benim-sinemalarim/bu-dunyada-%e2%80%98hayat-var%e2%80%99-mi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2009 22:25:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Sadık</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benim Sinemalarım]]></category>
		<category><![CDATA[hayat var]]></category>
		<category><![CDATA[reha erdem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://msadik.com/?p=244</guid>
		<description><![CDATA[Kartvizitinin bir yanına (ki en önemli yandır o) ‘auteur’ (yaratıcı) sıfatını yerleştirdiğimiz yönetmenlerin, dertlerinin ne olduğunu kavramaya çalışırken, çoğu kez önceki filmlerinden geride kalan ayak izlerini takip ederiz. Kuşkusuz bir eleştirmen de, her yeni sınavda bahsi olunan yönetmenin filmlerine ilişkin, kendi yazdıklarına göz atar. Dolayısıyla Reha Erdem ve son çalışması ‘Hayat Var’ özelinde, hem yönetmenin, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" style="margin: 8px;" src="http://msadik.com/wp-content/uploads/2009/03/hayatv.jpg" alt="" width="200" height="150" />Kartvizitinin bir yanına (ki en önemli yandır o) ‘auteur’ (yaratıcı) sıfatını yerleştirdiğimiz yönetmenlerin, dertlerinin ne olduğunu kavramaya çalışırken, çoğu kez önceki filmlerinden geride kalan ayak izlerini takip ederiz. Kuşkusuz bir eleştirmen de, her yeni sınavda bahsi olunan yönetmenin filmlerine ilişkin, kendi yazdıklarına göz atar. Dolayısıyla Reha Erdem ve son çalışması ‘Hayat Var’ özelinde, hem yönetmenin, hem de kendi karaladıklarımın izini takip etmek istiyorum, izninizle. <span id="more-244"></span>Üstadın (orta kuşak mensubudur ama yine de kaanatimce ‘üstat’ unvanını çoktan hak etmiştir kendileri) iki önceki çalışması ‘Korkuyorum Anne’nin minik karakteri Çetin, film boyunca sünnetçi amcalardan uzak durmaya çalışıyordu. Bu, bana kalırsa bir erkeklik travmasından öte, aslında büyümemekle ilgili bir karardı. Sünnet olmayacak, erkekliğe adım atmayacak ve hep çocuk kalmanın yollarını arayacaktı. Sonraki adım olan ‘Beş Vakit’in iki küçük erkek kahramanı Ömer ve Yakup ise, Çetin’in aksine bir an önce büyümeye çalışıyordu. Ama onlar için de büyüme yolundaki en büyük engel babalarıydı. İkili, film boyunca bu engeli yıkmak için fırsat kolluyordu. ‘Hayat Var’ın kahramanı olan 13 yaşındaki Hayat’ın (dolayısıyla filme ismini de vermiş oluyor) ise önceki Erdem karakterlerinin yanında tuhaf bir konumu var. Büyümek istiyor, çünkü hayat sahnesinde bir an önce rol kapmanın ve kendi sesini duyurmanın peşinde; büyümek istemiyor, çünkü, hayat çok zor ve tıpkı, önce salıncaktaki yerini, sonra da emziğini aldığı kardeşi kadar tasasız olmayı ve ilgi görmeyi düşlüyor. Öte yandan etrafı, onu büyütenler ve küçültenlerle çevrili&#8230; Peki ya şimdiki zaman ve şimdiki hali?.. İşte onu, ‘o an’ın parçası olarak kabul eden tek kişi de taşralı bir çırak oluyor.</p>
<p class="MsoNormal">Reha Erdem, bir genç kızın büyüme hallerine, aslında ilk filmi ‘A Ay’da da değinmişti. Yıllar sonra benzer bir meseleye tekrar göz atar gibi yaparken, bu kez baştan sona bir şiirselliğin peşinde koşan (ki metinleri bile kimi şairlerden ‘borç’ alınmıştı ‘A Ay’ın) bir film yerine, yine yer yer şiirsellikler yakalayan ama asıl olarak vahşi bir orman gibi algılanabilecek bir düzen içinde, masumiyetini kaybeden, daha doğrusu kaybettirilen Hayat’ın öyküsünden pasajlar sunuyor.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>Sesi güzel Fener taraftarı</strong></p>
<p class="MsoNormal">Etrafındaki herkesin kaybetme aşamasına geldiği ya da bu aşamayı çoktan geçtiği bir noktada Hayat, olup bitenleri anlamaya ve kendine de bu düzen içinde bir rol seçmeye çabalıyor. Ayrılmış bir aile yapısı içinde baba, kendini ‘balıkçı’ olarak tanımlıyor ama asıl geçimini kayığıyla Boğaz’dan geçen yüksek tonajlı gemilerin personeline fahişe ayarlayarak sağlıyor. Yatalak dede ise son derece aksi bir karakter ve etrafa kan kusturuyor. Anne ise, baba askerdeyken kararını bir başka ‘devlet kurumu’ndan yana kullanmış, bir polise gönül vermiş ve nihayetinde yeniden evlenip ikinci bir çocuk doğurmuştur. Yakın çevrede oturan tuhaf bir teyzenin (ki ismi Kamile) zaman zaman kol kanat gerdiği Hayat, okulda da çıkışsızdır. Uyumsuzluğu, arkadaşlarının ‘eşek şakaları’, kopya çekmeler derken öğretmeni ve müdürü de onu dışlayanlar arasına katılmış durumdadır. Bu noktada ona ilginç bir yardım eli uzanıyor: ‘Sesi güzel’ bir ‘Fenerbahçe taraftarı’&#8230; Okul yolunun üzerindeki bir atölyede çalışır, bağrıyanık türküler söyler ve en önemlisi ‘İstanbullu’ değildir. Belki de Hayat biraz da bu özelliğiyle ona güvenir, çünkü dedesi, yattığı yerden verdiği ‘hayat dersleri’nin birinde, bu şehirde hep dışardan gelenlerin zengin olduğunu, kendileri gibi bilmemkaç kuşak İstanbulluların ise süründüğünden bahsetmiştir.</p>
<p class="MsoNormal"><strong> </strong><strong>Fikret’in ‘Sis’ini hatırlarken</strong></p>
<p class="MsoNormal">‘Hayat Var’, enfes iskele görüntüleriyle açılıyor ama güzellik sadece o noktada kalmıyor, son derece estetik kadrajlar, bütün bir film boyunca sürüyor. Lakin bunca ‘görüntüsel’ güzelliğe inat, film çok da ‘güzel’ şeyler anlatmıyor. Karamsar, acımasız, gerçekçi ve sert bir dünyanın tasvirine soyunuyor. Bu noktada insan şunu da düşünüyor elbet, ‘A Ay’ın çekildiği zamanla, ‘Hayat Var’ın çekildiği zaman arasında, dünyanın daha da kötüye gittiği muhakkak. Bu filmleri çeken yönetmenin de, bu gidişata yönelik öfkesi, hikâyesine yansımış. Reha Erdem, filmde reji ve senaryonun yanında ‘ses tasarımı’nı da üstlenmiş. Bu da sanki, ruh ve vicdanındaki öfkenin, seslere de yansımasına, Hayat’ın üzerine üzerine gelen ‘hayat’ın acımasızlığının ve ‘puşt’luğunun, bir anlamda somuta dönüşmesine vesile olmuş. Hindinin ‘glu glu’su, uçakların gürültüsü, babanın hediye olarak getirdiği oyuncağın kâbus ötesi ‘cıngılı’, yüksek tonajlı gemilerin düdük sesleri, sirenler vs., aslında çoğu kez bir su kenarı yerleşmesinde geçen öykünün, huzur veren görüntülerini bozan başlıca unsurlar. Öte yandan Hayat’ın, zaman zaman ‘hırıltılarına’ başvurarak bir dil geliştirmesi ve etrafıyla böylesi bir yöntemle iletişim kurmaya çalışması da, bence senaryonun en zekice buluşlarından biri olmuş (Yönetmenin Altyazı dergisindeki söyleşisinden öğreniyoruz ki, Alman ZDF kanalında kendisiyle konuşan bir muhabir, Hayat’ı yaralı bir hayvana benzetmiş. Bu tasvire biraz da bu hırıltıların neden olduğu kanısındayım).</p>
<p class="MsoNormal">Reha Erdem, geçmişinde bize hep başka bir İstanbul’dan pasajlar sunmuştu. ‘Kaç Para Kaç’ta da, ‘Korkuyorum Anne’de de&#8230; ‘Hayat Var’, kuşkusuz Boğaz sahneleri itibarıyla bildik İstanbul siluetinden kaçamıyor, yine de ‘Yeditepeli şehir’ film boyunca sadece fonda kendini hatırlatıyor. Yani sözün özü İstanbul, bir Reha Erdem filminde yine bambaşka perspektifleriyle karşımıza geliyor. Lakin beni kişisel olarak filmde en çok muhteşem ‘sisli’ sahneler vurdu. Bu noktada bir ‘Mekteb-i Sultani’li olarak Erdem, Tevfik Fikret’in ‘Sis’ine ve “Örtün, evet ey felâket sahnesi&#8230; Örtün artık ey şehir; örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!” dizelerine bir gönderme yapmış diye yazsam, yönetmenin bizatihi kendisi, “İşte tipik bir eleştirmen uydurması (!),” der mi acep?<br />
<img src="http://msadik.com/wp-content/uploads/image/HAYATVAR79.jpg" alt="" hspace="5" vspace="5" width="550" height="309" /></p>
<p class="MsoNormal"><strong> </strong><strong>Hayat budur işte</strong></p>
<p class="MsoNormal">Oyunculuklara gelince; Hayat, hayatın ağırlığını kaldırmakta zorlansa da onu canlandıran Elit İşcan, koca bir filmin yükünü, bu gencecik yaşında kaldırmayı başarıyor. Umarım sinemamız ona büyüdükçe, kendisini daha da büyütecek doğru rolleri sunar. Erdal Beşikçioğlu da, kendi kuşağının kaybedeni babada, mükemmele yakın bir performans sunuyor. Levend Yılmaz ise ‘Dede’de gayet iyi ama sanki bazı sahnelerde ‘biraz’ abartmış gibi. Keza Erhan Tekin ‘taşralı çırak’ta, Handan Karaadam da Kamile hanımda, başarılı takım oyununun parçası olmayı başarıyor.</p>
<p class="MsoNormal">Serdar Akar’ın ‘Barda’sındaki tacizciler ‘layık oldukları’ -ve kamuoyu hissiyatına uygun bir- şekilde cezalandırılıyordu. Bu filmin ‘en belirgin tacizcisi’ konumundaki bakkalın ise sadece aynası kırılıyor, yani ucuz kurtuluyor. Hangisi daha gerçekçi, hangisi bizi tatmin ediyor, bilemiyorum. Üstelik gerçek hayat, iki türden örneğini de barındırıyor. Ama ‘Hayat Var’ın sinemamız adına ‘Lolita’ figürüyle en ‘derin’ hesaplaşan film olarak tarihe kalacağı kanısındayım.</p>
<p class="MsoNormal">Sonuç olarak mükemmel kadrajları, rahatsız ediciliğiyle olağanüstüleşen ses tasarımı ve özellikle Boğaz’da, devasa gemiler arasında slalom yapılarak çekildiğini sandığım sahneleriyle ‘Hayat Var’, 2009’un bence yerli sinema cephesindeki en iyi filmi. Yoruma açık finali ve arabeski yeniden hatırlamamızı (Orhan Gencebay ve Mine Koşan’a saygılar..) sağlayan enfes soundtrack’i de cabası&#8230;</p>
<p><img src="http://msadik.com/wp-content/uploads/image/HAYATVAR83.jpg" alt="" hspace="5" vspace="5" width="550" height="309" /><br />
27/03/2009<br />
Uğur Vardan / Radikal</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://msadik.com/benim-sinemalarim/bu-dunyada-%e2%80%98hayat-var%e2%80%99-mi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
