Archive for the ‘Altı Çizili Satırlar’ Category

Bayram tartışmasına küçük bir ek!

Posted by M. Sadık

Hıncal Ağabey "Şeker Bayramınız kutlu, mutlu olsun sevgili okurlar" diye bitirmiş yazısını da sormuş ya, "bakalım benim son satırımı okuyunca Haşo irkilecek mi" diye…
Hayır, irkilmedim tabii ki!
İsteyen istediğini söylesin canım!
Bir bayramı bayram yapan ona verilen ad değil, bayram gibi yaşanıp yaşanmadığı gerçeğidir!
İşte gördünüz; ben de yukarıda bütün açıklığıyla şu günlerde beni neyin mutlu kıldığını yazıyorum. Neymiş o?
Yollarda olmak!
Bunun, bayramın Fıtr veya Ramazan Bayramı olmasıyla doğrudan ilişkisi var mı? Maalesef yok!
Peki bayramın Şeker’liğiyle bir ilgisi var mı? Pek sayılmaz!
Ne sabahtan akşama eş dost ziyaretleri var ne de güllü lokum sonrası likör ikramı!
Ramazan’da oruç tutup şimdi o dönemi kapatmış olmanın ferahlığı deseniz…
Öyle bir hayat yaşıyoruz ki, ne tuttuğumuz orucun ne de bıraktığımız orucun bir tecrübe olarak üzerinde uzun uzadıya durabiliyoruz! Asıl sorun burada!

 

"Haşmet Babaoğlu – Sabah"

 

Atatürk’ü müziğe döken adam

Posted by M. Sadık

Goran Bregoviç’le aynı stüdyoda 4 gün

Atatürk’ü müziğe döken adam

Goran Bregoviç, geçen hafta “Mustafa” filminin müziklerinin stüdyo kayıtları için İstanbul’daydı.

İşte onunla aynı stüdyoda geçen 4 günden notlar

Geçen yıl sonu, nicedir hayalini kurduğum zorlu işe kalkışmaya karar verdim:

Sinemada gösterilecek bir Atatürk belgeseli için kolları sıvadım.

Filmi, Atatürk’ü 70. yıldönümünde anacağımız bu 10 Kasım’a yetiştirmek için çok yoğun bir çalışmaya giriştik.

Geçen bir yıllık uğraşımızın ayrıntıları bu sayfaya sığmaz; (ilgilenenler "www.mustafa.com.tr"den  bilgilenebilirler) burada sadece, geçen haftaki son aşamasından, yani filmin müziğinin hazırlanmasından bahsedeceğim.

Türkiye’de bu işi ustalıkla yapabilecek çok sayıda değerli müzisyen olmasına rağmen, biraz hayranlıktan, biraz da bu filmin müziğinde Atatürk’ü biçimlendiren Rumeli rüzgarlarının hissedilmesini istediğimden Goran Bregoviç’te karar kıldım.

Böyle bir seçim, Atatürk’ün Türk müziğini uluslararası boyuta taşıma idealine uygun düşeceği gibi, onun isminin biraz daha geniş bir coğrafyada duyulmasına da hizmet edebilirdi. (daha fazla…)

Şebo’nun dönüşü

Posted by M. Sadık


‘Deli kız’ ilk kez 15 yaşında sahneye çıktı. Şimdi 30′ların olgunluğunu yaşıyor. "45′ime geldiğimde yine müzik yapacağım ama giderek yalınlaşacağım" diyor

Kaldığı otelin lobisinde buluştuğumuzda başında rengarenk bir kukuleta, yüzünde muzip bir gülücük vardı. Türkiye’nin rock yıldızı olduğuna inanmakta zorlanırdınız. 1997 başında onu bir müzik şirketinin bürosunda ilk kez gördüğümde de aynı şaşkınlığı yaşamıştım. Yine başında gündelik bir bere vardı. Tanıyamadım. Oysa ilk klibi Yağmurlar çıkmış, şarkı dillerde gezer olmuştu.

Sonraki aylar boyunca Kadın dışında albüm dinlemeyecek, nerede bir Şebnem Ferah konseri yakalarsam gidip izleyecektim.

Adı televolelerde hiç gezinmedi ama kısa zamanda rock denince akla gelen isim oldu.

Kemancı’da, Saklıkent’te, ODTÜ’de defalarca izledim onu…

Ve her çıkan albümünde Kadın’ın tadını aradım. (daha fazla…)

Ara Güler ve Modernite

Posted by M. Sadık

Ara Güler çok kederli, bu İstanbul İstanbul değil diyor.

Moderniteyi hiç mi hiç onaylamıyor: Modernite fakirliktir diyor.

TRT 2’de yayınlanan Ustalarla Türkiye Defteri’nde Ara Güler’i izliyorum.

Öyle dertli ki İstanbul’un bu halinden: Rumelihisarı’nda bir sokak vardı diyor; fotoğraflar çekerdim o sokakta, yokuşlu, küçük, dar bir sokaktı, Arnavut kaldırımlı. O sokağa düşen yağmur bile hüzünlü düşerdi. Öyle bir sokaktı yani. Gittim aradım o sokağı orada, bulamadım, sokağı asfaltlamışlar, birkaç modern bina yapmışlar, yağmur oraya düştüğü zaman yağmur ağlıyor şimdi be…

İstanbul’un sokaklarında yürüyor Ara Güler, elinde fotoğraf makinesiyle, biraz kızgın adımları… Eski köprüde hayat vardı diye üzülüyor Galata Köprüsü için: Düşün ki kimler geçti o köprüden…

1948-50 yıllarında başlamış fotoğraf çekmeye Ara Güler, şimdi sokaklarda kompozisyon yapmak bile mümkün değil diye şikâyet ediyor, hiç tadı kalmadı İstanbul’un.
(daha fazla…)

Ege’nin karşı kıyısından aşk şarkıları

Posted by M. Sadık

Tamamı ’in bestelerinden oluşan Lonely Land, AJS Müzik tarafından yayınladı. Erkan Oğur, Halil Karaduman ve Ercan Irmak, enstrümanlarıyla albüme katkıda bulunan sanatçılar arasında yer alıyor.

Buzukinin ilk duyulduğunda insana neşeli gelen ama içinde yoğun duygular barındıran tiz sesi Yunan müziğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak sadece buzuki yoktur Anadolu coğrafyasının renkli kültürel dokusuyla beslenen Yunan müziğinin içinde. Bağlama, kanun, santur, gitar, ud ve kemanla kol kola ilerler buzukinin sesi. Christos Tsiamoulis

Yunan müziğinin en önemli besteci ve ud virtüözlerinden Christos Tsiamoulis, adını eski bir Yunan efsanesinden alan Ege’yi şarkılarıyla birleştiriyor. Perdesiz gitarıyla harikalar yaratan Erkan Oğur, kanun üstadı Halil Karaduman ve neyzen Ercan Irmak da bu birleştirme işinde Tsiamoulis’e enstrümanlarının gücüyle, yardım eden müzisyenler arasında. Yunanistan’ın en önemli kadın vokallerinden Lizeta Kalimeri’nin buğulu sesiyle tamamlanan müzikli şiirin içinden beyaz yelkenli gemiler geçiyor. Gemilerin içinde Yunan müziğini var eden renklerin ney, kanun, kopuz ve zurna gibi doğu enstrümanlarıyla birlikteliğinden meydana gelen armoni var.

2004 yılında, Yunanistan’da, Libra Müzik Şirketi tarafından yayınlanan ve tamamı Christos Tsiamoulis’in bestelerinden oluşan Lonely Land isimli albüm, geçen aylarda, AJS Müzik tarafından Türkiyeli sanatseverlere sunuldu. Albümde, sözleri Christos Tsiamoulis, Lizeta Kalimeri, Aris Apostolopoulos, Eleni Perinou, Ilias Katsoulis, Sophia Thomopoulou ve Yannis Tsourolous tarafından yazılan, birbirinden güzel ve etkileyici 14 aşk şarkısı yer alıyor. Müzik evrensel bir dildir ve anlatmak istediklerini seslerle anlatır herkese, o yüzden sözleri bilmediğiniz bir dilde yazılmış olsa da, etkileyici bu şarkılar. Lonely Land’daki eserler, Yunanca bilmeyenlere de aşkın barındırdığı her türlü rengi aktarma gücüne sahip. Ancak içinden beyaz yelkenliler geçen ve Ege’nin karşı kıyısından gelen şarkıları, anlamını bilerek dinlemek isteyenler için şarkı sözlerinin tercümeleri de eklenmiş albümün içindeki tanıtım kitapçığına.

TSIMOULIS’İN MÜZİĞİ • Bestecinin, vokallerin ve müzisyenlerin birlikteliğiyle derinleşen ve zenginleşen şarkılarda, Yunan müziğinin başta Hasapiko ve Zeybekiko olmak üzere birçok formunu bulmak mümkün. Bunun dışında, Bizans ve Anadolu müziklerinin etkileri de hissediliyor bazı eserlerde. Şarkılarının düzenlemelerini de kendisi yapan Christos Tsiamoulis’in muhteşem müzik bilgisi ve geleneksel Yunan halk müziğiyle ilişkisinin ona müziğini nasıl ney, klarnet, lir, ud ve kanunla bezeme yeteneği kazandırdığına hayranlık duyuyorsunuz. Müzik kendi ekseninde ilerliyor ve şarkılardan oluşan denizin içinde salınarak ilerleyen beyaz yelkenliler, kalbinizin derinliklerine doğru süzülmeye başlıyor. Tsiamoulis Ensemble

Sokrates Sinopoulos, Iraklis Vavatsikas, Manolis Pappos, Nikos Sidirokastritis, Vangelis Karipis, Sotiris Lemonidis, Halil Karaduman, Erkan Oğur ve Ercan Irmak, Tsimoulis’in müziğine hayat veren müzisyenler arasında ilk akla gelenler. Tsiamoulis ise ud, saz, bulgari, bağlama ve tar ile kendi eserlerinin yorumlanmasına katkıda bulunuyor.

Üçüncü sıradaki My Heart is a Catboat, albümde yer alan en etkileyici şarkılardan. Piyanonun çerçevesini çizdiği melodiyi Halil Karaduman kanunla zenginleştiriyor. Ardından Erkan Oğur’un gitarı, buzuki, keman, ud ve vurmalılarla el ele yürümeye başlıyor. Bir de Lizeta Kalimeri’nin insanda hüzün ve derinlik duygusu uyandıran sesi katılınca müziğe, sesler bir yaz yağmuru gibi yağmaya başlıyor üzerinize.

Kalimeri, albümün ikinci şarkısı Our First Kiss’i, Manolis Lidakis’le birlikte yorumlanmış. Altıncı sırada yer alan ve oryantal tınılar taşıyan Just Turn around My Heart ise yine Lidakis’in sesinde hayat buluyor.

 

Liberalizm Açığı

Posted by M. Sadık

Rakamları Milli Kütüphane’den aldım: 1923’ten 1980 yılına kadar geçen 57 yıl içinde adında “Liberalizm” kelimesi bulunan sadece 85 kitap yayımlanmış! Benim tespitlerime göre Tek Parti devrinde liberalizm konusunda bir kitap çıkmıştı, o da 1949’da yayımlanan “Liberalizm Nedir” adlı popüler düzeyde bir kitaptı.

Fikir tarihinde Prens Sabahattin Bey gibi büyük bir isme sahip olan Türkiye’nin liberal felsefe konusunda ne kadar habersiz kaldığını gösteriyor bu rakam!
Ama 1980’den sonra bir “liberalizm” patlaması gerçekleşmiş: 1980 yılından bugüne kadar geçen 27 yılda, adında “Liberalizm” kelimesi bulunan, yayımlanmış kitap sayısı tam 507’dir!

Bu patlama çok şeyi gösteriyor: ‘Özal devrimi’nin etkisini gösteriyor, 1980’den sonra dünyaya açıldığımızı, dünya ekonomisi gibi dünya fikir ve felsefe mirasıyla da temasa geçtiğimizi gösteriyor. Bir şey daha gösteriyor: çok yeni olduğu için liberalizmin ‘felsefi’ düzeyde algılanmasındaki zorluk ve bilgi yetersizliği…

Özellikle liberalizmi eleştirenlerde cehalet düzeyinde bilgisizlik göze çarpıyor.

“Liboş” lafı bu cehaletin bir belgesidir. Halbuki iyi incelenmiş bir liberalizm, felsefi düzeyi yüksek ve ciddi eleştirilere tabi tutulabilir. Bu düzeyde ciddi eleştirileri hak eden yönleri de vardır üstelik.

  (daha fazla…)

19 Mayıs soruları

Posted by M. Sadık

Bir 19 Mayıs’ı daha geride bıraktık. Daha önceleri bu bayramın içinde çok sayıda ‘ve’ vardı. Yanılmıyorsam şöyleydi: Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor ve Bayramı. Kim yaptıysa eline sağlık, ‘ve’lerde çok ciddi bir sadeleştirme yapıldı.

Bugün ağırlıklı olarak 19 Mayıs törenleri ve gençlerle ilgili sorularınız üzerinde duracağım.

SORU: Muhterem Sivilay Abla, Cumhuriyetimizin kurucuları bu ülkeyi gençlere bıraktı. Onların çarıkları yırtıktı, karınları açtı. Bu büyük fedakarlıklara rağmen, şimdiki gençler stadyumlarda yapılan bayram törenlerinden kaytarmanın peşinde. Bazıları da bu törenleri beğenmiyor, modası geçmiş diyor. Cumhuriyetimize sahip çıkmaları gerekirken, sorumsuzluk sergileyen bu gençlere siz de bir iki laf edin ne olur. (Haydar Kanık)

CEVAP: Sevgili Haydar,  bu ülkeyi gençlere bıraktılar, çünkü başka şansları yoktu. Yanlarında götüremeyeceklerine göre doğal olarak onlardan sonra gelen kuşaklara kalacaktı. Sonuçta ortada doğal bir el değiştirme süreci varken; 11 – 12 senelik eğitim hayatları boyunca bu konunun tekrar tekrar gençlerin yüzüne vurulmasını ruhsal gelişimleri açısından çok sakıncalı buluyorum.

Hele ‘yırtık çarık’ ajitasyonunu hiç anlamıyorum. Mantığımızı çalıştırırsak ‘yırtık çarık’lılar ülkeyi şu anda seksenli yaşlarını geçmiş olan dedelerimize, ninelerimize bıraktılar. Onlar, çocuklarına, çocukları da çocuklarına bıraktı. Bugünkü gençlerin stadyumlarda ille de bir şükran jimnastiği yapmaları gerekiyorsa ‘İspanyol paça pantolonlu’ anne babaları için yapmaları gerekir. (daha fazla…)

2009 için bugünden bir öneri: “90’ıncı 19 Mayıs’ı gençlere verelim”

Posted by M. Sadık

Farklı bir 19 Mayıs hayali

İlk ve son kez lise son sınıftayken katılmıştım 19 Mayıs gösterilerine… Seçildiğim için çok sevinçliydim çünkü tam da bahar sınıf penceresine abanmışken derslerden yırtmak için eşsiz bir bahaneye kavuşmuştum.

Haftalarca okulda, beden eğitimi hocasıyla “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” düsturuyla çalıştıktan sonra birkaç gün de Hipodrom’da bütün okullarla birlikte genel prova yapmış, o arada harika arkadaşlar bulmuştuk.

Unutamadığım sahne şudur:

Elimizde sopalar, dilimizde marşlarla şeref tribünü önünden geçerken, dönemin modasına uygun olarak sağcı olanlarımız sağ kollarını, solcu olanlarımız da sol kollarını kaldırarak selamlamıştı devlet zevatını…

70’lerin final gösterisiydi bu…

Sonra o sopaları o “sağlam kafa”larda kırdılar zaten…

  (daha fazla…)

Bolvadin Meslek Yüksekokulu

Posted by M. Sadık

 

Okul resmine uyguladığım photoshop çalışmam

Felsefeye dansla vücut veren usta: Maurice Béjart

Posted by M. Sadık

Dansçı/koreograf Maurice Bejart, 22 kasımda, Lozan’da mavi gözlerini hayata kapattı. Öyle bir dünya vatandaşına Fransız demeye dilim varmıyor ama Marsilya’da doğmuş, işte. Bejart’ın "tamamıyla tesadüf" dediği dans serüveninin, vücudunun zayıflığı  nedeniyle doktorunun dans dersi almasını önerdiği 14 yaşında başladığı söylenir. Oysa tarih daha eskidir. 1927′de Marsilya’da doğan Bejart’ın dansa ruh işlemesinin temeli filozof olan babası  Gaston Berger’in etkisiyle başlar. Babası gibi felsefe eğitimi alır. Daha sonra din değiştirerek Sufi olmasında bu felsefi etkinin rolü büyük olacaktır.

maurice bejart
(daha fazla…)