Archive for the ‘Altı Çizili Satırlar’ Category

Hayata seyirci kalmak kötüdür oğlum…

Posted by M. Sadık

Baba oğlunu kucakladı, bir çeşit sarsalayarak “Bak sana ne anlatacağım” dedi. “Bu annene kalırsa sen hapı yutarsın oğlum. Çünkü senin annen tıpkı benim anneme benziyor. Benim annem de böyleydi, beni çok severdi. Titrerdi üstüme. Ailenin tek çocuğuydum. Başıma iş gelmesin diye, ‘aman ağaca çıkma oğlum, düşersin’, ‘aman suya girme oğlum, boğulursun’, ‘aman kimseyle güreşme, bir yanını kırarsın’ diye diye beni her şeye seyirci bir insan haline getirdi. Hayata seyirci kalmak kötüdür oğlum. Hayatın iyi, uslu bir seyircisi olmaktansa, hayatın içinde başarısız bir adam olmak bin kere daha iyidir. İyi bir boks seyircisi olmaktansa kötü bir boksör olmayı göze almak daha iyidir oğlum.”
yılmaz güney, oğluma hikayeler

‘Aslında çok matrak bir adamım’

Posted by M. Sadık

ugurpolat

Gösterimdeki ‘Vali’de izlediğimiz hüzünlü rollerin adamı Uğur Polat, ‘Hüzünlü karakterler benim seçimim değil. Gelen teklifler üç aşağı beş yukarı birbirine benziyor. Ben çok matrak bir adamımdır aslında. Benden ne istenirse onu vermeye programlanmış bir aktörüm sonuçta’ diyor

Uğur Polat ünlü olduğunu unuttu! Korktum… İtiraf ediyorum… Oyunculuğa adanmış 30 senenin tutkusu ve derinliği altında kalmaktan… (daha fazla…)

Rıhtıma varmayan ceset elbette hatırlanmaz

Posted by M. Sadık

Şehrin gürültüsü, hengamesi almış başını yürüyor. Gün geçmiyor ki devasa bir heyula gibi çöreklenmesin insanın boğazına. Metropol sıkıntısı, Batı’ya öykünen öyküleri andırıyor.

Ruh, huzura ve sükuna yelken açma yarışında ne yazıktır ki, hep mağlup oluyor. Büyükşehir, adamın ruhunu boğmak için var gücüyle çalışıyor. Büyükşehir çalışıyor, çalıştıkça çark gibi dönüyor ve kızgın dişlilerinin arasında bireyleri öğütüyor, kim olduklarını önemsemeden. Yutağa tutunan bir nefes gibi yaşam arzusu. Ne yutuluyor, ne aksırıkla kovulacak gibi. Baş ağrısının tetikçileri kol geziyor caddelerin taklı, ışıklı hengamesinde.

Hermann Hesse, yoldaşı Siddhartha Gautama’nın elinden tutup, diyar diyar gezdiriyor ve ruhun melodisini dinletiyordu, dinlendikleri ilk ağaç altında. Yaprakların seslerini işitmekle yetinmiyor, ağaçların arasında tozan nehrin uğultusundan dinlentiler çıkartıyordu. Bir orman sessizliğine bürünmüş, sonbahar yapraklarının hışırtısıyla yürütüyordu ahbabını.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

(daha fazla…)

Ne Leylayı çağır, ne çölü incit!..

Posted by M. Sadık

Aşkı konuşmak kolay da, onu olmak zor. Âşık olmaktan söz etmiyorum, aşkı olmaktan ve oldurmaktan bahsediyorum. Aşkla kanatlanmaktan, âlemi yukarılardandan kalb gözüyle görebilmekten. ‘Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi/Kah inerim yeryüzüne seyreder âlem beni’. Aşk varlığın merkezini değiştirir. Önceki varlık düzeyimizden bir boşluğa atılırız, oradan yeni bir dünyaya, yeni bir varoluşa kement atmak isteriz. Hiçbir şey artık eskisi gibi değildir ve etrafımızdaki dünya bir deprem geçirircesine sallanmaktadır. ‘Ballar balını buldum/ Kovanım yağma olsun’ der Yunus.

Ölüm, aşkın gölgesinde bekler. Sevmek dünyayı yok sayabilmek demektir, seven kişi endişe ve coşkunun bıçak sırtında gezinirken sorar : ‘Yeni bir dünya mı kazanacağım şimdi, yoksa dünyamı mı kaybedeceğim?’ Öleceğimizi bildiğimiz için tutkuyla sevebiliriz. Ölümlülük duygusu aşkı zenginleştirir ve adeta onu mümkün kılar. Aşk, bize ölümsüzlük ve zamansızlık vaat ederek, faniliğin kıskacından bir süreliğine kurtarır.  (daha fazla…)

O gün de bugün de sonsuz düşler kuruyorum

Posted by M. Sadık

Ben, bu yaşta, böyle bir ödül almaktan memnunum. Beni bu ödülle onurlandıranlara teşekkür ederim. Bugünü benimle paylaşan dostlarım da sağolun.

Biliyorum, bir takım düşünceleri her zaman söylemek bıktırıcıdır. Yine de her fırsat buldukça söylediğim, yazdığım düşünceleri tekrarlayacağım.

Biz, Cumhuriyet çağının sanatçıları, romancılar, şairler, ressamlar, kendi kültürümüze, dilimize dönmeyi öğrendik. Tercüme bürosunun çevirdiği dünya klasikleri ile yetiştik. Halkevlerinin, Köy Enstitülerinin kuruluşları bize yardım etti. O Köy Enstitüleri ki, gelecekte dünyamızı gerçek insanlığa kavuşturacak tek eğitim düzenidir.

Bugün Türk romanı, şiiri, resmi artık dünyada yüzümüzü güldürecek duruma gelmiştir. Türkiye’nin sanatçıları soluk alabildiğinde dünya görkemli sanatçılarla karşılaşır. (daha fazla…)

Kahramanlara ve arabalara yakın olmak

Posted by M. Sadık

Enzo Ferrari tutkuları için yaşayan bir efsaneydi. Zor günler geçirmiş, zor bir insan. 18 yaşında, hem babasını hem de kardeşini kaybetmiş, iki yıl sonra yakalandığı rahatsızlık nedeniyle ölümden dönmüş, sonraları yapmak istediği şeyi başardığında ise, çok sevdiği oğlunun ölümüne tanık olmuş ve hayata gözlerini yumuncaya kadar, her gün O’nun yasını tutmuş bir insan.

Efsanenin arkasındaki isim Enzo Ferrari, otomobil yarıştırmaya tutkulu biriydi. Metal işi ile uğraşan babası, Enzo’nun mühendis olmasını istiyor, Enzo ise opera sanatçısı, ya da gazeteci olmak istiyordu. Sonraları babasının, arkadaşları ile sıkça yaptığı otomobil sohbetlerinde, Enzo etkilemeye başladı ve ilk kez bir otomobil yarışı izlediğinde, gönlünde yatanı bütünüyle fark etti. Otomobil yarışlarında hissettiklerini, seneler sonra şöyle ifade etmişti. “O kahramanlara ve arabalara yakın olmak”. (daha fazla…)

Müzik Allah’ın Lisanıdır

Posted by M. Sadık

tekbilekTekbilek, ‘müzik, Allah’ın lisanıdır’ diyen Hz. Mevlânâ’nın, görkemli Mesnevi-i Şerif’inin ilk on sekiz beytinde anlattığı ‘kamil insan’ı sembolize eden ney’i, Aka Gündüz’den meşk etmiş, ünü sınırlarımızı taşmış, sesi ülkemize, Yeni Dünya’dan gelmiş, müziğin öncelikle bir ‘ritm’ meselesi olduğunu fark etmiş, ‘nefes’in manevi doğasının sırlarına ermiş gerçek bir sanatçı. 60′lı yıllarda dilsiz kavalla başlayan müzikal serüveni, bağlama, ney, darbuka, klarnet, ud, zurna ve diğer üflemeli ve vurmalı çalgılarla, bizim bin yıllık müzikal birikimimizden izlerle/izleklerle sürüyor. Bu yolculuk, Tekbilek’te, dışsal bir form olarak müzikle değil, ruhun dili olarak sesle, nefesle doğmuş, gelişmiş, bugünlere gelmiş. Tekbilek, ABD’de yaşamanın getirdiği bir özgürlükle olsa gerek, imam hatipte altı yıl okuduğunu göğsünü gere gere söyleyebiliyor. Böylesi komplekssiz, samimi, yalın ve o denli de zengin ve içerikli bir müzikal dile, bir müzik üslubuna ve düşüncesine, bir sanatçı tutumuna sık rastlanmaz.

Yaşadığı ülkenin halkı, kendisini yönetmek, sorunlarını çözmek üzere bir siyasal partiyi tercih ettiği için, ‘kendini baskı altında’ hisseden ve terk etmeyi düşünen ‘dahi’lerden farklı olarak Tekbilek, müziğin kozmik dilini tatmanın, o cihanşümul dilin içinde yaşamanın ve o dille konuşmanın rahatlığını taşıyabiliyor. Bu sırdandır ki, dünyanın her yerinde, her ırktan, dinden, milliyetten, yaştan ve zevkten insana seslenebiliyor.
(daha fazla…)

Youtube için güzelleme

Posted by M. Sadık

Youtube’la tanışalı nerdeyse 3 yıl oldu. İlk çıktığı zamanlar adls kotam yüzünden fazla takılamıyordum. Başlarda sadece geçmişten aklımda kalan bazı görüntüleri hatırlamak için izliyordum. Trt’de dinlediğim bütün türküleri,şarkıları youtube’da aradığımı bilirim. Sonra kafama nerden esti bilmiyorum Erkan Oğur’un Mektup filmindeki o güzelim şarkıya bir klip yapıp Youtube’a yükleyesim geldi. Bu fikir aklıma geldiğinde bu şarkıyı sadece ben biliyorum, sadece bende var duygusuna sahiptim. (Halada öyle) Bu videoya gelen mesajlar beni tetikledi ve yüklediğim video sayısı 32′ye yükseldi. Toplamda bir milyona yakın kişi videolarımı izlemiş. Şöyle Youtubeprofilimi düzeltiyim dedim ve bu hale getirdim. Aklımda bazı videolar var onlarında yükleyince Youtube için daha güzel bir yazı yazmayı deniycem.Youtube profilim için buradan buyurun.

Cehennem, daha sevememekten doğan acıdır.

Posted by M. Sadık

Dostoyevski’den bir kaç altı çizili satır…

Sevgi yüce bir öğretmendir, ama elde etmek gerek onu. Ancak elde edilmesi çok güçtür. Uzun çaba ister. Çünkü kısa bir süre için değil, edebiyen sevmek gerekir. Gelgeç bir sevgiyi herkes, bayağı bircani bile duyabilir.
(daha fazla…)

Muhteşem bir hayat!

Posted by M. Sadık

muhtesemStewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamıydı.
Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı. Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı. Ama işler iyi gitmiyordu. Borçlar birikmişti. Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı. Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti. Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu.

(daha fazla…)