Archive for the ‘Okudum Bitti’ Category

Kimi Sevsem Çıkmazı

Posted by M. Sadık

“Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?”

“Hangisini?”

“Otomatik yanan, sensörlü lamba.”

“Hayır.”

“Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.”

Önüme baktım.

“Neden kırdın?”

Cevap yok.

“Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle…”

“Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?”

“Lamba senden değerli mi evladım, lambanın a… k……yım, lamba kim? Yöneticiye de dedim. Lambanızı s…yim, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için.”

“Beni görünce yanmıyordu baba.”

“Nasıl ya?”

“Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni.”

“E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor.”

“Hadi ya! Sahiden mi?”

“Evet. Ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok.”

Babama sarıldım yıllar sonra.

Mustafa Kutlu Güzellemesi

Posted by M. Sadık

Fayrap‘ın Mart sayısı, “Mustafa Kutlu’ya doğum günü armağanı” olarak çıktı. Fayrap‘ın daha önceki Ahmet Güntan (Mayıs 2009), İsmet Özel (Eylül 2009), Cihan Aktaş (Ocak 2010) ve İsmail Kara (Şubat 2010) armağanlarından farklı ve Hakan Arslanbenzer armağanına (Kasım 2009) benzer şekilde Mustafa Kutlu’ya doğum günü armağanı özel sayı olarak yayımlandı. 48 sayfalık derginin tamamı Mustafa Kutlu’nun hayatı, sanatı ve kişiliği üzerine yazılardan oluşuyor.
Özel sayı için ben çok fazla şey yapmadım. Kendi yazımı yazdım. Nurcan Toprak ve İbrahim Tenekeci’nin gayretleri için koordinatörlük görevi üstlendim. Nurcan Toprak sayının editörlüğünü yaptı. İbrahim Tenekeci de çok yoğun destek verdi, katkılarda bulundu; hem yazı yazdı hem yazdırdı, malzeme sağladı. Mehmet Erdoğan, özellikle sayının yazar ve yazı listesi oluşturulurken her zamanki gibi danışmanlığımızı yaptı. Cihan Aktaş vazifeşinaslığını, vefasını gösterip (hem bize hem Mustafa Kutlu’ya) özel bir yazı yazdı. Eleştiri yazıları çalışılınca disiplin sahibi herkes tarafından yazılabilir; fakat Cihan Aktaş ve Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı tarzda yazılar için bilhassa o kişi olmak gerekiyor. Cihan ablanın bize her zaman desteği oldu. Onunla çalışmak bir onur. (daha fazla…)

Amerika Diye Bir Yer Yok!

Posted by M. Sadık

Kral, yeryüzünde yeni bir ülke keşfedebileceğini iddia eden küçük bir çocuğu huzuruna çağırır. Çocuğa, kendi ülkesini keşfetmesi için bir süre tanır. Çocuk saraydan ayrılır ve ülkesini keşfe çıkar. Ancak günlerce, haftalarca yol almasına rağmen Kral’ın ülkesinden dışarı adım bile atamaz. Sonunda iyice yorulur ve artık “dünyada keşfedilecek” yeni bir ülke olmadığı gerçeğine inanmak zorunda kalır. Ama Kral’a söz vermiştir. Geri kalan süre boyunca ormanda gizlenir. Süre bittiğinde saraya geri döner. Kral, durumu sorar: “Söyle bakalım, keşfettin mi yeni bir ülke?” Çocuk, mahcup olmamak için “Evet” der, “keşfettim”. Kral nerede olduğunu sorar ve çocuk yeni ülkenin hangi yönde olduğunu gösterir. Bunun üzerine Kral bir adamını o yöne gönderir. Adam gider, ancak gittiği yerde hiçbir ülke olmadığını görür ve çocuğun “yalan” söylediğini anlar. O da bir süre ormanda kalır ve sonra geri döner. Kral, adama sorar: “Söyle bakalım, var mı böyle bir yer?” O sırada çocuk da saraydadır. Adam ve çocuk göz göze gelir. Ve adam Kral’a dönüp “Evet efendim, var!” der. Çocuk bunun üzerine “Amerigo, Amerigo!’ diyerek adama doğru koşar. (Kralın adamının adı Amerikan Vespuçi’dir.) Böylece o ülkenin adı da Amerika olarak kalır… Bugün Amerika’ya gitmek için uçağa binenlere pilotlar uçakta bu hikayeyi anlatırlar, onlar da tarih boyunca o çocuğu yalancı çıkarmamak için eşe dosta kendi uydurdukları “Amerika Maceralarını” anlatıp dururlar. Ve bu böylece sürer. Ta ki günümüze kadar!

Amerika diye bir yer var mı? Hollywood diye bir yer var mı? Marilyn Monroe diye biri yaşadı mı? Elvis Presley hâlâ yaşıyor mu? New York diye bir şehir var mı? İkiz Kuleler’e yapılan uçaklı saldırı gerçek miydi?

Filmin Ağlanacak Yeri

Posted by M. Sadık

Kuzey ilçelerden Erzurum’a göç edenlerin yerleştiği mahallede, Porto Riko’nun gecekondularından beter bir ev kiraladık. Ev dediysem banyosu, tuvaleti olmayan ve iki odası üst üste istif edilmiş, iki katlı mahzen. Sol yanını apartmana dayamış, sağ yanında yıkık dökük bir hamam ve onun biraz ötesinde de cami var.

Rüzgârlı şatoda üç kişi kalıyoruz. Cemil ve ben üniversitede okuyoruz, kardeşim Hanifi orta birde. Şatonun üst katını iptal ettik. Tek odada yatıp kalkıyoruz. Tercüman okuyoruz. İnci ilavesine şiirler, Güzin Abla’ya mektuplar yazıyoruz. Yayımlananları duvara yapıştırıyoruz. Bir de Türk sinemasının yıldızlarının posterlerini. Baş köşede Türkân Şoray ve Perihan Savaş var. Böylece rüzgârın sessizce şatoya girmesini de önlüyoruz. Diğer duvarda da mevcut görüntüden sıkıldığı her hâlinden belli olan Necip Fazıl ile Tanpınar sigara tüttürüyor.

Fırsat buldukça hafta sonlan sinemaya gidiyoruz. Sinemalar evden sıcak. Hafta içinde de derslerden kalan vakitlerde Sema Pastanesi’nde videoda film izliyoruz. Bir gün öğleden sonra Gürpınar Sineması’nın önünden geçerken baktım ki uzun bir kuyruk. Kocaman bir afiş asmışlar. Ferdi Tayfur’un Kara Gurbet’i yeniden gösterime girmiş. Ertesi gün Cemil’le kuyruğa girdik; zor bela bilet alarak balkon kısmında ön sıraya yerleştik. (daha fazla…)

Barış Bıçakçı – Veciz Sözler

Posted by M. Sadık

“Eskiden, ama çok eskiden; dünyada daha denizler, göller, nehirler yokken, sular yalnızca bardaklarda ve sürahideyken, üzgün balığı adında bir balık yaşarmış. Gözleri simsiyah, ağzı küçücük olan bu balık, mavi, kırmızı ve yeşil pulları güneşin altında parlarken havada dolaşır, hiç arkadaşı olmadığı için üzülür, durmadan ağlarmış. Öyle çok ağlamış ki, sonunda dünyanın çukurlarında gözyaşları birikmeye başlamış., sonrada taşıp nehirler halinde akmış üzgünbalığının gözyaşları, daha büyük çukurları doldurmuş, deniz olmuş.” Tam burada Kumru atılıp, “Böylece başka balık arkadaşları da olmuş değil mi?” diye sormuştu, sonra yanıtı beklemeden, “Denizler bu yüzden tuzlu sanırım, gözyaşı olduğu için,” demişti, akıllı kız.

O geceden sonra adetleri olmuştu, hemen her görüşmelerinde yeni bir üzgünbalığı masalı anlatıyordu Sulhi: Üzgünbalığı okulda, iyi ıslık çalamadığı yalnızca hava kabarcıkları çıkarabildiği için müzik dersinden bütünlemeye kalıyor; üzgünbalığı evde, geceleri korktuğundan evin bütün musluklarını açıp öyle yatıyor; üzgünbalığı tren yolculuğunda, kompartımanı tavana kadar suyla doldurduğundan bilet kontrolü için kapıyı açan zavallı kondüktör sırılsıklam oluyor; üzgünbalığı lokantada, onun müşteri olduğunu anlamayan kaba aşçılar ve garsonlar ellerinde kocaman bir tavayla üzgünbalığını kovalıyorlar, bizimki yarım bırakılmış bir sebze çorbası kâsesine saklanarak canını zor bela kurtarıyor; üzgünbalığı suluboya resim sergisi açıyor, üzgünbalığı ulusal sutopu takımının kaptanı, üzgünbalığının basın açıklaması: Büyük balıkların küçük balıkları yutmasına üzülüyorum…

Sulhi yeni bir üzgünbalığı masalı anlatmak üzere arkasına yaslandı, biraz düşündü, sonra anlatmaya başladı, sesi hiç de neşeli değildi: “Üzgünbalığı denize ve arkadaşlarına kavuşunca senin gibi bende sevinmiştim Kumrucuğum. Ama hiç aklımıza gelmeyen bir sorunu var şimdi üzgünbalığının: Suyun içinde ya, artık ağladığını kimse fark etmiyor! Hiçbir balık arkadaşı onun ağladığını görmüyor, yanına gelip ‘Neyin var dostum?’ diye sormuyor.”

Kitabın kapağında silahı gösterip içeride patlatıyorum

Posted by M. Sadık


Murat Menteş, ‘Dublörün Dilemması’ndan yıllar sonra ikinci romanı ‘Korkma Ben Varım’ı yayımladı. Dört yılda tamamlanan kitabın, bir ay içinde ikinci basımı yapıldı. Hareketli anlatımıyla kendine özgü bir roman dili kuran; birbiri ardına icat ettiği macera ve sürprizlerle okuru sürekli uyanık tutan Menteş, Çehov’a atıfla, “Ben de kapakta silahı gösteriyor, içeride patlatıyorum.” diyor.

Bugünlerde farklı bir şeyler okumak derdindeyseniz, Murat Menteş’in yeni romanı Korkma Ben Varım tam size göre. Dili ve kurgusuyla farklı, hareketli, sürprizlerle dolu bir roman. Aşk, dostluk, intikam, yalnızlık ve şiddetin ustaca harmanlandığı romanı Menteş 4 yılda tamamlamış. İlk romanı Dublörün Dilemması ile dikkat çeken yazarın ikinci kitabı için daha “usta işi” bir roman diyebiliriz. Okurun ilgisini esirgemediği romanın bir ay içinde ikinci basımı yapıldı. Biz sorduk, Murat Menteş “Korkma Ben Varım”ı anlattı. (daha fazla…)

Ayrılık Çeşmesi

Posted by M. Sadık

ayrilikcesmesiAdamın biri, derin bir kuyuya düşmek üzereyken, son anda kuyunun ağzındaki kuru dala tutunmayı başarmış. Ama ağırlığına dayanamayarak çatırdamaya başlayan dalın kırılması an meselesiymiş.

Korku içinde düşeceği kuyunun dibine doğru bakınca, aşağıda koca bir canavarın onu ayaklarından yakalamak üzere olduğunu fark etmiş.

Durumunun dehşetinden sıyrılıp kendini toparlamaya çalışan adam, boşlukta sallanırken kendisini taşıyan kuru dalın dibindeki bal peteğini fark etmiş. Bir eliyle yakaladığı dalı sımsıkı tutup, diğer eliyle baldan bir parmak alarak ağzına atmış. Keyifle bal tutan parmağını yalarken de:

“Oh!!!” demiş. “Hayat ne güzel!”

Feriduddin Attar

Bu kitabı hayatımın balları eşim Arzu ile çaocuklarım Selman, Sinan ve Merve’ye ithaf ediyorum…

(daha fazla…)

Otuz Beş Yaş Şiiri

Posted by M. Sadık

1946’da CHP’nin ödül verdiği “Otuz Beş Yaş” şiirinde Cahit Sıtkı Tarancı, neden Dante’yi misal gösteriyor, neden 35 yaşı ömrün yarısı sayıyor?

Dante bu yaşa kadar berbat bir hayat yaşıyor. Floransa Cumhuriyeti’nde Siyahlarla Beyazların arasında anlaşmazlık artınca Papa 1300’ü “Jübile Yılı” olarak ilan ediyor.İki milyona yakın muazzam bir kalabalık Roma’ya doluyor. Dante de bunların arasındadır, gördüğü manzaralar gözünü de, gönlünü de doyuruyor ve kararını veriyor:
“İnsanlara en iyi yolu göstereceğim.”

Bu sırada 35 yaşındadır. Yani 35 yaş, Dante’nin kötü hayattan iyi hayata dönüş noktasıdır.
Dante, Kur’an-ı Kerim’i ve hadis-i şerifleri inceliyor. Cennet, Cehennem, Arafat isimli üç eserini “İlahi Komedya” adı altında topluyor.
1941’de Hasan Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanı iken beş yüz kadar tercüme kitap yayınlattı.
Cahit Sıtkı, bunlardan “Cehennem” isimli kitabı okuyunca, özellikle mütercim Dr. Feridun Timur’un yazdığı öz sözün tesirinde kalıp, Dante’yi örnek alıyor.

Her ikisi de ömür ortalamasını 70 kabul ediyor, amma Dante 56, Cahit Sıtkı da 46 yaşında ölmüştür. (daha fazla…)

Giderken söylenmiştir – İbrahim Tenekeci

Posted by M. Sadık

Taşların İçindeki

Bir annenin elindeki pazar çantası
bilmezdim nasıl büker bir babanın belini
yüzü gözü olmayan p şekilsiz korkular
bilmezdim nasıl büker bir babanın belini
çiçeklerin emzirdiği o küçük kanatlılar.Giderken Söylenmiştir

kısmışım sesimi lambayı kısar gibi
içine kapanık bir taşım şimdi,
gözüm olsaydı eğer dünya nimetlerinde
pekala bulurdum onları bir çöplükte,
bir şey ki dilimin varmadığı
kuşların çarpmadığı uçarken gökte-

günler gelip geçti, hiç direnmedim
suyu yıkayan allah, sulayan ormanları
öpüp başıma koyduğum gökyüzü kadar aziz
bağışladı bana, suskun olmayı

III

kapıya yakın otururdum eskiden
korsancılık oynardım tek gözlü evlerde
isterdim ki habire çınlasın kulaklarım
beni ansın gökyüzü bile.

yok artık
beni suya götüren o güzelim nedenler,
çürüyerek geliyor bana gelen ne varsa
cenazeye ölüden önce gelenler:

yaşasın diyorlar, yaşamayı hak eden
varsın bulunmasın çorabımızın teki
gülümsemek için ne güzel neden
tapu işlemleri ve yemek tarifleri.

(daha fazla…)

Bir Aşk Öyküsü

Posted by M. Sadık

Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olması yani sıra, çok garip bir de kamburu vardı. Mendelsohn, günün birinde Hamburg’da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti. İşadamının, Frumtje adında cok güzel bir kızı vardı. Moses, bu güzel kıza umutsuz aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.

Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine olağan üstüydiki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü. Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Mosesi çok üzdü.

Güçlükle bakabildiği konuşmasını sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu: “Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır misiniz ?” “elbette” diyerek yanıtladı güzel kiz ve gözlerini yine kaldırmayıp Mosesin yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu: “Peki ya siz ?” dedi. “Siz inanırmısınız buna ?” Moses bir an bile duraksamadı: “Evet, bende inanırım” dedi ve ekledi: “Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı, onun evleneceği kızı belirlermiş.

Benim doğduğumda da benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana ´Senin karın kambur olacak `demiş. O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı´dan. “Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur, lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap demiştim” Mosesin bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatıp, Mosesin elini tuttu. Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu. Bu anlattıgım bir “peri masalı” değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn´un büyükbabasi ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.