“Eskiden, ama çok eskiden; dünyada daha denizler, göller, nehirler yokken, sular yalnızca bardaklarda ve sürahideyken, üzgün balığı adında bir balık yaşarmış. Gözleri simsiyah, ağzı küçücük olan bu balık, mavi, kırmızı ve yeşil pulları güneşin altında parlarken havada dolaşır, hiç arkadaşı olmadığı için üzülür, durmadan ağlarmış. Öyle çok ağlamış ki, sonunda dünyanın çukurlarında gözyaşları birikmeye başlamış., sonrada taşıp nehirler halinde akmış üzgünbalığının gözyaşları, daha büyük çukurları doldurmuş, deniz olmuş.” Tam burada Kumru atılıp, “Böylece başka balık arkadaşları da olmuş değil mi?” diye sormuştu, sonra yanıtı beklemeden, “Denizler bu yüzden tuzlu sanırım, gözyaşı olduğu için,” demişti, akıllı kız.
O geceden sonra adetleri olmuştu, hemen her görüşmelerinde yeni bir üzgünbalığı masalı anlatıyordu Sulhi: Üzgünbalığı okulda, iyi ıslık çalamadığı yalnızca hava kabarcıkları çıkarabildiği için müzik dersinden bütünlemeye kalıyor; üzgünbalığı evde, geceleri korktuğundan evin bütün musluklarını açıp öyle yatıyor; üzgünbalığı tren yolculuğunda, kompartımanı tavana kadar suyla doldurduğundan bilet kontrolü için kapıyı açan zavallı kondüktör sırılsıklam oluyor; üzgünbalığı lokantada, onun müşteri olduğunu anlamayan kaba aşçılar ve garsonlar ellerinde kocaman bir tavayla üzgünbalığını kovalıyorlar, bizimki yarım bırakılmış bir sebze çorbası kâsesine saklanarak canını zor bela kurtarıyor; üzgünbalığı suluboya resim sergisi açıyor, üzgünbalığı ulusal sutopu takımının kaptanı, üzgünbalığının basın açıklaması: Büyük balıkların küçük balıkları yutmasına üzülüyorum…
Sulhi yeni bir üzgünbalığı masalı anlatmak üzere arkasına yaslandı, biraz düşündü, sonra anlatmaya başladı, sesi hiç de neşeli değildi: “Üzgünbalığı denize ve arkadaşlarına kavuşunca senin gibi bende sevinmiştim Kumrucuğum. Ama hiç aklımıza gelmeyen bir sorunu var şimdi üzgünbalığının: Suyun içinde ya, artık ağladığını kimse fark etmiyor! Hiçbir balık arkadaşı onun ağladığını görmüyor, yanına gelip ‘Neyin var dostum?’ diye sormuyor.”