inicio mail me! sindicaci;ón
Paylaş

Kitabın kapağında silahı gösterip içeride patlatıyorum


Murat Menteş, ‘Dublörün Dilemması’ndan yıllar sonra ikinci romanı ‘Korkma Ben Varım’ı yayımladı. Dört yılda tamamlanan kitabın, bir ay içinde ikinci basımı yapıldı. Hareketli anlatımıyla kendine özgü bir roman dili kuran; birbiri ardına icat ettiği macera ve sürprizlerle okuru sürekli uyanık tutan Menteş, Çehov’a atıfla, “Ben de kapakta silahı gösteriyor, içeride patlatıyorum.” diyor.

Bugünlerde farklı bir şeyler okumak derdindeyseniz, Murat Menteş’in yeni romanı Korkma Ben Varım tam size göre. Dili ve kurgusuyla farklı, hareketli, sürprizlerle dolu bir roman. Aşk, dostluk, intikam, yalnızlık ve şiddetin ustaca harmanlandığı romanı Menteş 4 yılda tamamlamış. İlk romanı Dublörün Dilemması ile dikkat çeken yazarın ikinci kitabı için daha “usta işi” bir roman diyebiliriz. Okurun ilgisini esirgemediği romanın bir ay içinde ikinci basımı yapıldı. Biz sorduk, Murat Menteş “Korkma Ben Varım”ı anlattı.

Roman hepimizin bildiği kelimelerle yazılmış. Ama bu tanıdık kelimeler Murat Menteş’in kaleminde özgün, yepyeni anlamlarla karşımıza çıkıyor…

Onu boşverin. Size şunu söyleyeyim: Dil, modern çağda siyasî ve düşünsel söylem alanı olarak algılandı. Edebiyat alanında, bir sözün anlamı ve değerinin, o sözün edebi niteliğiyle sıkı sıkıya ilişkili olduğu fikri öne çıkmadı. Dolayısıyla edebiyat, ya ideoloji ve siyasetin gerisinde ya da gölgesinde kaldı. Siyasetçiler, medya mensupları, akademisyenler… Edebiyat bilmeleri gerektiği fikrinden uzak yaşıyorlar. Bence, edebiyat alanında göz ardı edilemeyecek bir enerji üretilebilirse, o zaman gerçek bir iş yapılmış olacak. Ülkemizdeki edebiyat ödüllerinin yerel seçimler ya da popstar yarışmaları yanında ne kadar sönük kaldığını bir düşünelim… Çok mu karışık konuştum?

Yoo, aslında değil. Murat Menteş romanda neyin peşinde? Ne tür bir yenilik sunuyorsunuz?

Tuhaf ama bu konuda çok kesin bir şey söyleyemem. Edebiyat alanında iş okurda biter. Temelde, kitabıma ödenen paraya değecek metinler yazmaya özen gösteriyorum. (Gülümsüyor.)

Korkma Ben Varım, hem kurgusu hem de diliyle hareketli, hızlı bir roman. Bu hareketliliğin, akıcılığın çağımızla ilgisi var mı?

Var elbette. Önce bir açıklama yapayım: Romanları ‘piyasa’ ve ‘kitleyle’ ilişkisi bakımından ikiye ayırmak mümkün: Eğlence sektörünün parçası olanlar, edebiyat eseri olanlar. Popüler romanlarda anlatım akıcıdır, olaylar belli bir popüler içerik gözetilerek tanzim edilmiştir. Edebi eserlerde ise daha farklı yoğunluklar göze çarpar. Ben, günümüz koşullarının, insanları ‘okuyucu’ olmaktan alıkoyduğu fikrindeyim. Bu nedenlerle, edebi seviyesi yüksek bir metni, okuyanın bağlanabileceği bir tarzda düzenlemeyi gözetiyorum.

Klişe bir ifade vardır. “Şair dizelerini kurarken bir kuyumcu titizliğinde işlemiş kelimeleri” diye. Sizin de cümleleriniz öyle. Bu roman nasıl bir sürecin sonunda ortaya çıktı?

Kuyumcu titizliği hepimize lazım. Titizlik olmadan, hassasiyet, dikkat olmadan hiçbir işte üstün bir seviye tutturulamaz. Romanı yazmam tam 4 yıl sürdü. Halbuki, Dublörün Dilemması’nı 8-10 ay civarında yazmıştım. Bu 4 yıl içinde, aynı dönemde üç ayrı işte çalıştığım oldu.

Bir de ünlü çizer Ersin Karabulut, romanın bölümlerinden birini çizmiş. Metin birdenbire çizgi romana dönüşüyor, sonra tekrar normale dönüyor. Bu fikir nereden çıktı, Ersin Karabulut’la nasıl bir çalışma yürüttünüz?

Bu, bildiğim hiçbir romanda olmayan bir atraksiyon. Anlatının bir parçası olarak tasarlanmış bir çizgili bölüme hiç rastlamadım. Öyle birden aklıma geliverdi. Türkiye’de en sevdiğim çizer Ersin Karabulut. Cidden olağanüstü bir yeteneğe sahip. Kendisine teklifte bulundum. Önce biraz temkinli yaklaştı, sonra ‘tamam’ dedi. Hakikaten benim umduğumdan daha güzel çizdi bölümü. Kitabın en güzel sayfaları ona aittir. Kapağı da Ersin tasarladı. Ben sadece nasıl bir şey olabileceği konusunda bir iki sahne tarif ettim, hepsi bu.

Romanınızı okurken çok güldüğümü söylemeliyim. Burada kullanılan argo sözcüklerin patenti size mi ait?

Valla çoğu için ben Hulki Aktunç’un sözlüğünden istifade ettim. Kitapta argo konuşan bir yan kahraman var. Onun haricinde gangsterler ve sıradan suçluların da bazı argo tabirler kullandıkları oluyor. Argo aslında muhitten muhite değişen bir lisandır. Ben argodan ziyade bazı deyimsel sözler yazdım. “At, pirenin ayağına gitmez” gibi.

Romanda kullandığınız epigraflar ve atasözlerinin hepsi sahiden gerçek mi? Bunların çoğunu sizin uydurduğunuz söyleniyor. Bazıları da hakikaten kuşku uyandırıcı?

Epigrafları, metinlerin istikameti hakkında fikir versin diye kullanıyorum. Bazılarını da evet, itiraf edeyim, madem yeri geldi, ben uyduruyorum. “İnsan kaderinde olmayan şeylerden kaçınmalı” filan gibi.

Gönül İşleri Bakanlığı gönül ehli bir heyet kuruyor. Mülakatı ya da testi geçen AŞKart’ı almaya hak kazanıyor. Aşk test edilir mi?

Edilemez. Zaten onu anlatıyorum. Kur’an’da belirtildiği gibi “Kalplerde olanı yalnızca Allah bilir.”

Romanda Aziz İstanbul edebiyat üzerine büyük laflar ediyor. Mesela diyor ki: “Birbirimizi hakikaten tanımamız, sahiden anlamamız, derinden kavramamız edebiyat sayesindedir.” Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?

Aziz Bey’e katılıyorum evet. Dahası, edebiyat bilmezsek, derinlikli, incelikli, esaslı düşüncelere varamayız. Dilimizin imkanlarını genişletmedikçe, zihin açıklığına, geniş bir ufka kavuşamayız.

İki romanınızın kapağında silah var. Silahla bu yakınlık nereden geliyor? Silah okura ne söylüyor?

Gogol’ün ya da Çehov’un bir sözüdür: “Bir oyunda, bir sahnede silah göründü mü, mutlaka patlamalı.” Ben de kapakta silahı gösteriyorum, içeride patlatıyorum.

Kitaptan…

“Şebnem, susamlı akide şekerim, saraya sızmış lunapark balerinim;

Şebnem ne çok melek var yüzünde, tebessümün için binlercesi çalışıyor olmalı.

Şebnem niye böyle? Aşkın, patlayan bir okyanusun tozları gibi saçılıyor.

Şebnem kediler geliyor, apartman boşluğuna doğrudan bana miyavlıyorlar, sanki senden bahsediyorlar, dikkatle bakıyorum.

Şebnem zarflar açıyorum, faturalar çıkıyor içinden. Sanki senden bir haber gelecek, senin el yazın, imzan olacak…Öyle saçma, küçücük, tülbent boncuğu gibi umutlar pıt pıt içimde beliriyor.

Şebnem uçaklar geçiyor. Uçakları sanki sen kullanıyorsun.

Hey şeyde sana dair bir ipucu, bir işaret seziyorum.

(Müntekim Gıcırbey’in okunmamış aşk mektuplarından, s.295)

Murat Tokay – Zaman Gazetesi
29 Kasım 2009, Pazar

Yorum yazın!