Filmin Ağlanacak Yeri
Posted by M. Sadık
Kuzey ilçelerden Erzurum’a göç edenlerin yerleştiği mahallede, Porto Riko’nun gecekondularından beter bir ev kiraladık. Ev dediysem banyosu, tuvaleti olmayan ve iki odası üst üste istif edilmiş, iki katlı mahzen. Sol yanını apartmana dayamış, sağ yanında yıkık dökük bir hamam ve onun biraz ötesinde de cami var.
Rüzgârlı şatoda üç kişi kalıyoruz. Cemil ve ben üniversitede okuyoruz, kardeşim Hanifi orta birde. Şatonun üst katını iptal ettik. Tek odada yatıp kalkıyoruz. Tercüman okuyoruz. İnci ilavesine şiirler, Güzin Abla’ya mektuplar yazıyoruz. Yayımlananları duvara yapıştırıyoruz. Bir de Türk sinemasının yıldızlarının posterlerini. Baş köşede Türkân Şoray ve Perihan Savaş var. Böylece rüzgârın sessizce şatoya girmesini de önlüyoruz. Diğer duvarda da mevcut görüntüden sıkıldığı her hâlinden belli olan Necip Fazıl ile Tanpınar sigara tüttürüyor.
Fırsat buldukça hafta sonlan sinemaya gidiyoruz. Sinemalar evden sıcak. Hafta içinde de derslerden kalan vakitlerde Sema Pastanesi’nde videoda film izliyoruz. Bir gün öğleden sonra Gürpınar Sineması’nın önünden geçerken baktım ki uzun bir kuyruk. Kocaman bir afiş asmışlar. Ferdi Tayfur’un Kara Gurbet’i yeniden gösterime girmiş. Ertesi gün Cemil’le kuyruğa girdik; zor bela bilet alarak balkon kısmında ön sıraya yerleştik.
Film başladı. Nefesleri tutmuş seyrediyoruz. Yoksulluktan ziraat mühendisliğine terfi eden Ferdi ile kötü adam Davut’un [Sümer Tilmaç] kız kardeşi Cemile [Oya Aydoğan] arasındaki aşkın işlendiği filmin sonuna doğru iki âşık kaçmaya karar verince Davut’un adamları peşlerine düştü. Sözde sınırdaki tel örgülerin arasından başka bir ülkeye geçecekler… Ferdi avuçlarına aldığı vatan toprağını öpüp kokladıktan sonra semaya açılan parmaklarının arasından salıverdikçe hamasî duygularım kabardı. Tam bu duygu med-ceziri esnasında Davut’un adamları kayalık bir tepede belirdi. Kaçan âşıkları gördüler. Hepsi birden nişan aldı. Dürbünlü tüfeklerden Ferdi ile Cemile’nin yakınlaştırılan görüntüleri perdeye yansıdıkça soluk alıp vermekte zorlanmaya başladık. Tam o sırada Davut’un en has adamı dedi ki: Durun! Bu sevdaya kurşun sıkılmaz!… Bizim Cemil yerinden fırladı. Avazının yettiği kadar bağırdı:
- Senin ciğerin yiyim emmiiii!
Bir alkış tufanı koptu. Alkış seslerine gözyaşları karıştı. Film bitti. Dışarı çıktık. Bir anda seyirciler Cemil’in etrafını sardı. Kimi tebrik ediyor, kimi sarılıp öpüyor. Hani biz de havasındayız filmin.
O havayı bozmadan evden Hanifi’yi de alıp pastaneye gittik. Karnımızı doyurduk. Bu sefer videoda, her nasılsa daha önce seyredemediğimiz bir film başladı: Selvi Boylum Al Yazmalım. Zaten gündüz yeterince dolmuşuz. Baştan ayağa aşk kesilmişiz. Filmin müziği yüreğimize mıh gibi saplanıyor. Ağlamamak için göz göze gelmekten kaçmıyoruz. Hanifi de pür dikkat izliyor. Daha çok filmdeki çocukla, Samet’le ilgilendiği belli. Ergenlik aşkı bizim bütün diğer duygularımızı bastırıyor ama Hanifi’nin çocuk kalbindeki baba hasretini Samet depreştirip duruyor. Ben Kadirleşmiş vaziyetteyim. Hani serde kamyonculuk da var ya! Türkân Şoray’ın gözlerine bir dalıp bir daha çıkamıyorum. Filmin sonuna doğru Samet, baba deyip Cemşit’in ardından koşunca Hanifi gözyaşlarını tutamadı. Bizi de ağlatacağından telaşlanan Cemil, Hanifi’nin omzundan tutup şöyle bir silkeleyiverdi. Sonra dedi ki:
- Sus lan! Filimde o kadar ağlanacak yer geçti ağlamadın, şimdi niye ağlıyorsun?
İşte o an benim zemberek boşaldı.
Güya gülüyorum ama gözlerimden sicim gibi yaş akıyor.
Ve anladım ki bu filim dünyasında herkes kendi derdine ağlıyor!
Tags: muhsin macit
This entry was posted on Cuma, Mayıs 21st, 2010 at 11:30 and is filed under Okudum Bitti. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

