Aşkın gözü kör olabilir. Ama roman aydınlatıcı da olmalı
Posted by M. Sadık
Şiir ve denemeler yazıyordunuz. Romana yöneldiniz? Bu üç edebi tür, size ne ifade ediyor?
Şiir en cana yakın sanat. Ezberliyorsun ve onu zihninde taşıyorsun. Şiir, seninle birlikte yaşıyor. Deneme kültürel, düşünsel canlılığın teminatlarından biridir. Roman, daha büyük bir sahada oynanan bir oyun. Milan Kundera “Roman bilinçdışını Freud’dan önce, sınıf mücadelesini Marx’tan önce işaret etmiştir” der.
İlk romanınız Dublörün Dilemması ‘yla özgün bir tarz ortaya koydunuz. Korkma Ben Varım ‘da
bu tarzı sürdürdünüz. Roman stilinizin temel özellikleri neler?
Romanda hem anlatım, hem hikayeyle ilgili çok sayıda unsuru hesaba katmak gerekiyor. Metnin bazı düşünsel mesajları taşıması da söz konusu olabiliyor. Ben, okuru hep göz önünde tutuyorum. Onun işini kolaylaştırmaya, onu krallara layık bir şekilde ağırlamaya gayret ediyorum. Hızlı akan yani kısa cümlelerden oluşan, sanatsal nitelikler barındıran, merak uyandırıcı, komik, düşündürücü, sürprizli hikayelerin birbirine eklendiği romanlar yazmaya bakıyorum.
Dublörün Dilemması kült kitap mertebesine ulaştı. Bu size ne hissettiriyor ya da düşündürüyor?
Kült ilginç bir kelime. Bir anlamı tapınılan. Bir diğer anlamı da Allah dostu olan kişiye gösterilen saygı. Tabii ki biz kült derken türünün özel bir örneği olan, sıra dışı bir etki uyandırmış ve benimsenmiş eseri kastediyoruz. Easy Rider, They Live gibi filmleri, Şampiyonların Kahvaltısı, Yolda gibi kitapları filan. Bu anlamda Dublörün Dilemması gerçekten bir kült roman mı emin değilim. Kitabın, bazı insanlar arasındaki dostluğu pekiştiren bir etkisi olduğunu biliyorum. Bundan ötürü de gizliden gururlanıyorum.
Dublörün Dilemması ‘m okuyanlar, yeni romanınızı merakla beklemeye başladılar. Fakat bu bekleyiş dört yıl sürdü. Neden böylesine çok beklettiniz?
İki sebebi var. Birincisi çok yoğun çalışıyordum, romana yeterince vakit ayıramıyordum. İkincisi ise, ilk romanı aşan bir kitap yazmak için uğraştım. Yani birilerinin “İlki daha iyiydi” demesini istemiyordum. Çok şükür, Korkma Ben Varım’ın bir irtifa kaybı olmadığı görüşü yaygın. Birkaç kişi “İlki daha iyiydi” dedi yine de.
Korkma Ben Varım ‘in tanıtım cümlesi “Öldürdüğüm insanlarla iyi arkadaş olacağımızı düşünmüşümdür hep.” Romanda sahiden de birbirlerini tanısalar iyi arkadaş olabilecek kişilerin çatışması var. insanlar arasındaki kavgaların tanımamaktan, bilmemekten ileri geldiğini mi düşünüyorsunuz?
Elbette. Sizce de öyle değil mi? Anlamadan yargılamak kadar yaygın pek az şey var. Modern insanın insaf, merhamet stokları kısıtlı. Birey olma maceramız, daha ziyade mücadele ve düşmanlık üzerinden yürüyor. Zaferlerimiz aslında çok fazla kaybın sonunda ortaya çıkıyor. Yani, Korkma Ben Varım’daki hesaplaşmada kimse kazançlı çıkmıyor ve bence günümüzde en yaygın galibiyet biçimi bu. Bereketsiz, insana bir şey katmayan, hayatımızı zenginleştirmeyen, yozlaşmış zaferlerle sözümona yükseliyoruz.
Türkiye Yazarlar Birliği 2009 roman ödülünü kazandınız. ESKADER de Korkum Ben Varım ‘ı yılın romanı seçti. Bu ödüllerin ve genel olarak ödüllerin sizin için anlamı ne?
Ödül için herhangi bir yarışmaya katılmış, müracaatta bulunmuş değilim. Önemli bir kurumun “Sizin romanınız yılın en iyisiydi” demesi elbette hoşnutluk verici. Öte yandan bir romanın ödülü okulların “Verdiğim para, ayırdığım vakit helal olsun” demesidir.
Korkma Ben Varım ‘da sadece Türkiye ‘de değil dünya çapında bir ilk gerçekleştirdiniz: Kita bın bir bölümünü çizgi-roman olarak yayımladınız. Kitabın biçimsel olarak en dikkat çekici bölümü Ersin Karabulut’un çizdiği bu bölüm herhalde. Bu proje nasıl gerçekleşti?
Einstein der ki: “Bir fikir ilk başta saçma gelmiyorsa onda iş yok demektir.” Romanın bir bölümünü Ersin Karabulut çizse diye düşündüm. Sonra bunun tuhaf olduğunu fark ettim. Sonra tam da bu nedenle iyi olacağı kararma vardım. Ersin Karabulut’a da bu fikir önce saçma geldi. Sonra o da “Aslında iyi fikir” dedi. Derken ben metni verdim, o da her zamanki gibi harikulade bir iş çıkardı.
Atom Bombacıyan ‘in monologunun yer aldığı Uzayda Her Namlu Tetiğin Emrinde isimli bölüm ile Atom Karınca duası başlıklı bölümlerde yer alan tüm sesli harfler, sırasıyla aynı. Bu cidden dünya çapında bir iş. Georges Perec’in Kayboluş ‘uyla mukayese edilebilir ancak. Bu bölümü yazmak sizin için zor oldu mu?
Kolay olmadığı kesin. Yani afazisi olan adamın önce sabuklamaları, ardından asıl söylemek istedikleri yer alıyor. Bu iki bölüm, romanın en uzun kısımları sanırım. Okurların çoğu da her iki bölüm arasındaki örtüşmeyi fark edemiyor. Çünkü biraz dolaylı bir şekilde söylemiştim. Eğer günün birinde kitap yabancı bir dile çevrilecek olursa, çevirmen de en az benim kadar zorluk çekecek demektir.
Neden böyle ilginç bir biçimsel deneye kalkıştınız?
Aslında biçim ile içerik, zevahir ile mahiyet arasında net bir ayrım yapılamaz. Yüz ifademizi, hislerimizden bağımsız olarak ayarlayamayız. Hislerimizi belli etmemeye çalışmak bile, yine İlişlerimizle ilgilidir. Yani söz konusu bölümde, büyük bir mafya liderinin duyguları, düşünceleri ve içinde bulunduğu insanlık halini belirgin kılmaya çalıştım. Aklından geçen başka, ağzından çıkan başka. Bu ikisi arasındaki farkı anlayamıyor üstelik. İnsanların söylediklerini işitiyor ve anlıyor, fakat ağzından çıkanı kulağı duyamıyor. 30 milyonda bir görülen hastalığı, onun trajedisini iyice keskinleştiriyor. Sonuç itibariyle yalnızca biçimsel bir deney yapmadım
Modern şiiri andıran bir yön vardı o bölümde. Roman yazarken şiir bilginizin belirgin bir faydasını görüyor musunuz?
Şiir yazarken bütünlük, mısralar, kelimeler, sesler, hatta harfler üzerine düşünürsün. Ritmi, tempoyu, armoniyi, akışı gözetirsin. Her türlü uyumu inceden inceye araştırır, ayarlarsın. Şiirde kuyumcu terazisi, kuyumcu matkabı kullanırsın, romanda ise 40 tonluk kantar ve ağır iş makinaları. Şaka şaka. Şiirdeki ince işçiliği romana uygulamak elbette parlak sonuçlar doğuruyor. İyi şairlerin iyi romanlar yazmada özel biri avantajları olduğunu düşünüyorum. Oktay Rifat da Melih Cevdet de roman yazmıştır. Orhan Veli, ömrü vefa etseydi roman yazardı sanırım. Ahmet Hamdi ve Attilâ İlhan’ın romancılığı ile şairliği arasında sıkı bir ilişki vardır. Ah Muhsin Ünlü, İbrahim Tenekeci ve Süleyman Çobanoğlu mesela, roman yazsalar, edebiyatımız bundan kârlı çıkar.
Yazarken bir tretman oluşturup, daha sonra metinleri mi yazıyorsunuz, yoksa kafanızda ana
hatlarıyla hikâyeyi belirleyip daha sonra mı yazıyorsunuz?
İki romanı da tretmansız yazdım. Fakat iç içe geçmiş çok sayıda olayı anlatırken tretman çıkarmamak akıl kârı değil. Bundan sonra, önce sıralamayı yapacağım.
Korkma Ben Varım ‘da tıpkı Dublörün Dilemması ‘nda olduğu gibi birkaç romanlık malzeme var. Her anlatının bölümü adeta bir roman malzemesi taşıyor. Hiç malzeme sıkıntısı çekmiyor musunuz?
Kim olduğunu hatırlayamıyorum şu an, biri “Fikirler uzaydan gelir” diyor. Yani pek bir maliyeti, zorluğu yok. Ben, roman kahramanlarının etrafında çok büyük bir dünya olduğunu, aslında bir insana çok yakından baksak bile, onun iradesi, kontrolü dışında çok şey bulunduğunu göstermeyi seviyorum. Bence bu durum gerçekliğin karakteristik bir niteliğidir. Yani sen birine âşık-san, başkası da bir başkasına âşıktır. Sen zekiy-sen, başkası da zekidir; başkası da adam vurur, gazete okur ve koşar. Herkes biriciktir ve herkesin bir hayatı vardır… Bu dediğim, romanın doğal amaçlarından biri gibi görünmüyor, hatta biraz aykırı bir yöneliş, fakat bence doğrusu budur.
Korkma Ben Varım ‘da kadın-erkek, evlat-ebeveyn, insan-hayvan, insan-cin, erkekler arası dostluk, yaşlılar arası dostluk gibi ilişkiler yumağı var. ilişkilerin her türlüsüne değiniyorsunuz. Romana duyguları bu kadar karıştıracak ne var?
İnsan, ünsiyet kuran, bağ kuran varlıktır. Edebiyat bu bağların, ilişkilerin boyutlarını gösterir. İlişkilerimizin değer kazanmasına aracılık eder. İnsanın sınırları, ilişkilere nasıl yansır? Bir aşkı imkansız yapan nedir? Özürlü bir genç kızın aklından neler geçer? Bir evlat babasının kusurunu görse ne hisseder? Bir papağan, sahibine hangi duyguları besler? Suçlular arasındaki yakınlıklar nasıldır? Bir baba, kızını nasıl korur? Terk edilmiş bir çocuk yıllar sonra annesine rastlayınca ne yapar? Bir adam, hayatını kurtardığı birini niçin öldürür?.. Edebiyat bu gibi sorulan da, bu soruların cevaplarım da çoğaltma işidir.
Romanlarınız polisiye roman sınırlarına uymasa da, olay örgüsü ve trükleriniz sayesinde polisiye roman tadı veriyor. Buna karşılık siz romanlarınızın macera romanları olduğunu söylüyorsunuz. Neden?
Polisiye, Erol Üyepazarcı’nın da sık sık belirttiği gibi muamma içeren suçun öyküsüdür. Benim romanlarım polisiyenin standartlarının dışına taşıyor. Suç var. Muamma da var, fakat bunlardan başka öyle çok şey var ki, polisiye tadı geride kalıyor. Benim romanlarımı okuyanlar, suçlunun kim olduğundan ziyade başka şeyleri merak ediyorlar.
Peki, sizin kendi kriterlerinize göre bir polisiye roman yazmayı planlıyor musunuz?
Daha rafine polisiyeler yazmayı düşünüyorum. Fakat iki üç tane macera romanı daha yazacağım.
Romandaki duygulardan bahsetmişken Müntekim Gıcırbey’in Şebnem Şibumi’ye yazdığı mektuplardan da anlaşıldığı üzere siz aşk romanı da yazabilirsiniz. Fakat bunu tercih etmiyorsunuz sanki?
Yetişme tarzıyla ilgili bir mesele bu. Maeve Binchy değilim. Aşkın da, aşk acısının da anlatılması bana zor geliyor. Romanı aşka hasretmek büyük mesuliyet, hatta vebal. Çünkü aşk aslında hayatın merkezî deneyimidir. Kapitalist bir çerçeve, atmosfer ya da renk taşıyan hayatın içinde aşk ister istemez bir çürüme süreci anlamı taşıyor. Bilgeliğin eşlik etmediği bir deneyim yani. Ayrıca, yalan dünyada, ana karakteri fanilik olan insanın, duygularındaki yücelikten bu kadar emin olması tuhaf değil mi?
Kapitalizm, âşıkların arasına girebilir mi sahi?
Temelde, insanın nefsiyle ilgili bir problem var gibi geliyor bana. Merak, heves, şehvet, iktidar heyecanı, açgözlülük, budalalık, vicdan sakatlığı, cehalet, sersemlik, bencillik, eğlence düşkünlüğü, basiretsizlik… gibi birçok şeyin yedeğinde ortaya çıkan bir duyguya dönüştü aşk. Bara git ve yirmi dakikada ruh ikizini bul… La Rochefoucauld “İnsanların çoğu aşk diye bir şeyin adını duymasalardı asla âşık olmazlardı” diyor. Bernard Shaw’ın iğneleyici sözünü pek tutmuyorum: “Aşk, bir kişiyle dünyanın geri kalanı arasındaki farkın abartılmasıdır” diyor. Sanki dünyanın geri kalanıyla baş edebilirmişiz gibi. Demek istediğim, gerçek bir aşk romanı, umulmadık incelikte ayrımlar gözetmeyi gerektirir. Aşkın gözü kör olabilir, fakat roman aydınlatıcı da olmalı. Tam anlatamadım.
Kitapta müthiş bağlantılar var, örneğin Abdülcabbar - Hasan Turabi veya Gıcırbey – Abdülhamid Han bağlantısı gibi. Bu gibi bağlantılarla okuru şaşırtırken bir yandan da romandaki gerçeklik duygusunu pekiştiriyorsunuz, haksızmıyım ?
Haklısınız. Hatta gerçek kahramanlardan oluşan bir roman yazmayı da düşünüyorum. Kurmaca ile gerçeği kaynaştırırken, anlattıklarımın hem tutarlılık arzetmesine ama hem de kurmaca olduklarının belli olmasına özen gösteriyorum.
Mario Levi diyor ki “Edebiyatta otobiyografik olmayan bir ürün yoktur” Malraux ise “Her roman otobiyografiktir. ” Sizin romanlarınız da hayatınızdan izler taşıyor mu?
Maalesef hayır. Neden böyle bilmiyorum. Benim hayatım gayet monoton. Romanlarım ise hayatıma kıyasla çok hızlı ve renkli. Tabii ki bazı düşüncelerimi ya da hislerimi yansıtıyorum-dur. Karakterleri, bazı tanıdıklarımı düşünerek tasarladığım da oluyor. Fakat romanlarıma otobiyografik denemez.
Aynalı Barikatlar isimli kitabınızda terör, Kaosa Mütevazı Bir Katkı ‘daysa medya konusunu irdelediniz. Sizden yakın zamanda başka bir deneme kitabı bekleyebilir miyiz?
Aslında eğlence hakkında yazmayı düşünüyordum. İnsan neden, nasıl eğlenir, eğlenmek masum ve iyi bir etkinlik midir, eğlenmezsek hayatımız boşa mı geçer, eğlencenin dışında kalan tek seçenek can sıkıntısı mıdır?.. Fakat şu sıra gündemimde bu kitabı yazmak yok. Belki birkaç yıl sonra oturur yazarım.
Edebiyat ortamında ilişkiler çoğunlukla yerme, polemik, zıtlaşmaya dayalı, ama siz beğendiğiniz yazarlarla dostluk kuruyorsunuz. Örneğin Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Onur Ünlü, Murat Uyurkulak gibi yazarlarla arkadaşsınız. Bu işin sırrı nedir?
Bence iyi yazar, okura “Bu adam beni anlar, onunla tanışsak iyi dost oluruz” dedirten kişidir. Yazdıklarını severek okuduğum yazarlar hakkında ben öyle düşünüyorum. Dolayısıyla onlarla tanışıyorum. Kimileri “Yazarlarla tanışmamak gerek, insanı hayal kırıklığına uğratıyorlar” der. Bunu çok duydum. Fakat yazdıklarını sevip de kendisinden gıcık kaptığım tek yazar yok.
Son yıllarda popülariteniz epey arttı. Eski röportajlarınızdan birinde şöhrete iyi gözle bakmadığınızı belirtmiştiniz. Hâlâ aynı fikirde misiniz?
Siz de biliyorsunuz ki bizim popülaritemiz, dar bir çevreyle sınırlıdır. Şöhret hakkında, aktör Tony Curtis’in harika bir tespiti var: “Ünlü olmak bunamaya benziyor, sen kimseyi tanımıyorsun ama herkes seni tanıyor.”
Romanlarınızda bahsi geçen Afili Filintalar çetesi, bir internet sitesinin adı oldu. Siz de orada yazıyorsunuz. Nedir bu Afili Filintalar oluşumu?
Alper Canıgüz, Murat Zelan, Fatih Altmöz, Gökhan Özcan, Onur Ünlü, Emrah Serbes, Hakan Albayrak, Selçuk Orhan… gibi yazarlarla bir araya geldik. Dedik “Bir internet sitemiz olsun. Şiir, hikaye, değini, anı, eleştiri… türünde metinler yazabileceğimiz bir alan açalım. Bu hem bir yoğunluk bölgesi oluşturur, hem bir motivasyon sağlar. İnternet sitesi fikri Özcan Vurgun ve Resul Yılmaz adlı iki arkadaşımızın önerisiydi. Biz de içeriği oluşturduk. Henüz yolun başındayız. Afili Filintalar’m zamanla daha esaslı ve işlek bir yapıya kavuşacağını ümit ediyorum.
Bir röportajınızda aklınızda 8-9 roman projesi olduğunu söylüyorsunuz. Bu artık daha sık romanlar yayımlayacağınız anlamına da geliyormu?
İnşallah. Artık kendimi daha rahat hissediyorum. Vaktim de var. Roman yazmayı da az çok öğrendim…
Sıradaki romanın konusu belli mi? Yazmaya başladınız mı?
Çok yaşlı bir adamla genç bir adamın hikayesini yazıyorum. Bunlar birbirlerine çok acayip numaralar yapıyorlar. Yazmaya başladım evet. Tretmanı da hazır. İnşallah çok dallanıp budaklanmadan yazıp bitiririm.
Yeni şiir kitabınız Garanti Karantina ‘nın yakın zamanda neşredileceği doğru mu? Yayın tarihi belli mi?
Evet, Garanti Karantina, Sel Yayıncılık tarafında neşredilecek. Kitap şu anda yayınevinde. Sanırım baharda çıkar. Yayınevinin programını tam bilmiyorum.
MURAT MENTEŞ. İstanbul’da doğdu. 1990′ların başından itibaren şiirler yayınladı. Dergi, yayınevi, gazete ve televizyon gibi yayın kuruluşlarında çalıştı. Kitapları: Kuzgun ‘un Gölgesi (şiir, Yedi İklim Yay. 1997), Kaosa Mütevazı Bir Katkı, Aynalı Barikatlar (deneme, Şule Yay), Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım (roman, 2009, iletişim Yay). Türkiye Yazarlar Birliği, Korkma Ben Varım dolayısıyla yazara 2009 Roman Ödülü ‘nü verdi. Yazı Dergah Edebiyat Sanat Kültür Dergisi’nin 242. sayısından alınmıştır.Tags: dergah dergisi, murat menteş, röportaj
This entry was posted on Çarşamba, Temmuz 28th, 2010 at 21:26 and is filed under Altı Çizili Satırlar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

