Erkan Oğur – “Fuad”
“Kâlb öncesi zamanlar vardı. Sonra mucize gerçekleşti , kâlbin oluşum süreci tamamlandı. Emir geldi ve kâlb atmaya başladı… O ilk darbe ânı ve hareketin başladığı hayat noktası “Fuad” ile sarsılır cisim. Gücü vardır , sesi vardır , ritmi vardır. Kâlb, hayata hevesle , tüm gerçekliği ile başlar… Hızlanmalar, yavaşlamalar, heyecanlar, korkular, aşklar, mutluluklar, hüzünler, müzik, coşkular, keskin şoklar, gider bozuklukları, yetmezlikler, hastalıklar, durma ve yeniden başlamalar. Derken cisime gelen sinyal ve durma ânı . “Fuad”. En küçük sonsuzluktan, en büyük sonsuzluğa , yokluktan varlığa kâinatı başlatır “Fuad”. Orada artık ne son ne de ilk olmak tariflenemez. Mutlak varlık yegâne gerçektir .Kâlb öncesi, kâlb ânı, kâl sonrası sorularını kendime sormaktayım. Kâlbin kırıldığı an vardır ki, o hayat noktasından “Fuad”dan kırılır. Kâlbin en mutlu olduğu an “Fuad”dır. “Fuad”ile görür, duyar, dokunur, tadar, koklar, sever, gariplikleri sezer, hissederiz. Ve “Fuad” ile düşünürüz. Yeteneklerimizi, ve hatta hiçbir zaman keşfedemeyeceğimiz yeteneklerimizdir “Fuad” .Mantık kâlbimizde şekillenir ve nasibimiz ölçüsünde acımasız ya da sevgi dolu olabilir. (daha fazla…)
Erkan Oğur & Bir Ömürlük Misafir
Bazı müzisyenleri kategorize edemezsiniz. Onlar kendi başlarına ve kendi müzikleriyle başlı başına bir kategoridir zaten. Erkan Oğur da bu müzisyenlerden biri. Türk dinleyicilerin bugüne kadar özellikle de Mazhar-Fuat-Özkan, Bülent Ortaçgil, Fahir Atakoğlu ve Sezen Aksu başta olmak üzere diğer müzisyenlerle duyduğu özgün perdesiz gitar sesi, önce Almanya’da basılan ilk kişisel albümüyle sonunda Türkiye’deki raflarda da yerini aldı. Tam bir müzik şöleni olan albüm aslında bir öykünün notalarını içeriyor. Özgün bir “lutiye” olan Erkan Oğur’un perdesiz gitarından dökülen notalar dinleyiciye doyulmaz keyifler sunuyor.
Doğaçlama müziğin ve özellikle de cazın en keyifli yanlarından biri, bir öykünün müziğini dinlemek ya da bir müziğin öyküsünü okumaktır. Erkan Oğur’un bize hediyesi bu. Elazığ’da başlayan ve şekillenen bir yaşam o yörenin folklorundan, havasından ve suyundan izleri her notayla birlikte kulağımıza döküyor. Sarp dağlardan akan buz gibi suları Mor Dağlar’la görüyorsunuz. Şarkının eşsiz bestesi ve düzenlemesi, Erkan Oğur’un perdesiz gitarı, şarkının sonlarında yer alan sesi, Melik Yirmibir’in bası ve Arto Tunçboyacıyan’ın vurmalı çalgılardaki yorumlarıyla müthiş bir resim sunuyor bizlere. (daha fazla…)
Erkan Oğur – Djivan Gasparyan
Bazı konserler vardır ki insana “insan” olduğunu hatırlatır. İşte 1 Ağustos akşamı Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosunda izlediğim Erkan Oğur – Djvan Gasparyan ikilisinin konseri de öyle bir konserdi.
Konser öncesinde tek bildiğim Djvan Gasparyan’ın dünyaca ünlü bir “Düdük” ustası olduğuydu. Hatta uzun zamandır da müziğinden bir örnek dinleme isteğindeydim. Ama bir türlü dinleme fırsatı da bulamamıştım. Çok yakın bir dostumun önerisi ile de konsere gitmeye karar vermiştim.
Erkan Oğur’un ismini duymayan yoktur herhalde. Kimilerine göre “Eşkıya” filmindeki “Fırat Türküsü” yorumu ile ismi duyulmuş olsa da öncesinde de “bilen zaten biliyordu” denebilecek bir sanatçı.
Djvan Gasparyan ise Ermeni asıllı bir “Düdük” ustası. Her iki sanatçı da dallarında söz sahibi kişilerdi ayrıca da bu tip birlikteliklere oldukça ender rastlanır. Bildiğim kadarıyla da bu birliktelik Kalan Müzik sahibi Hasan Saltuk’ın çabalarıyla gerçekleşmiş.
Daha konserin başında kendine has sakin sunumu ile mikrofonu alan Erkan Uğur, konserin ne kadar iddiasız ve sade olduğunu ilk sözlerinde özetledi; “Dinleyeceklerinizi bir çeşit müzikmiş gibi düşünün çünkü evde birbirimize çalarmışız gibi çalacağız”.
Bu tanımlamalardan sonra bizler de kendimizi evlerimizde (ama biraz rahatsız koltuklarda) zaman zaman soluksuz, zaman zaman da gözlerimizi kullanmadan da bazı güzellikleri görebildiğimiz konser yaşamaya başladık.
Djvan Gasparyan iki Düdükçü ile birlikte gelmişti. Erkan Oğur da Kemençe ve ritim sazları eşliğinde performansını sundu.
Erkan Oğur, karakteristik sounduyla çizgisini korurken, Gasparyan da Oğur’un tınısını çok güzel destekledi.
Zaman zaman sahne Gasparyan’ın idi. Trio olarak seslendirdikleri Ermeni halk ezgilerinin de çok sesli ve çağdaş armoni anlayışı ile seslendirilmiş olması da konserin dikkat çeken önemli noktalarıydı.
Oğur’un isteği ile Açık Hava’da bulunan herkesin bir ağızdan “Fırat Türküsü”ne eşlik etmesi de gerçekten yaşanması gereken bir deneyimdi.
Keşke ikilinin stüdyo kayıtlarını tamamladıkları albümün piyasaya çıkması bu konsere yetişebilseydi…
Tolga GÜLEN ©
Erkan Oğur
Tünel’de küçük bir kahvede oturduğumuzda Erkan Oğur uzun bir süre gelen geçene selam vermek zorunda kalıyor. Konuştukça Oğur’un mütevazı ve sakin kişiliği ortaya çıkıyor. İsmail H. Demircioğlu ile çıkardıkları “Anadolu Beşik” albümünü konuşmak derdimiz ama Demircioğlu gelemeyince fırsatı değerlendirip dereden tepeden bir konuşma yapıyoruz. Kişisel olarak yalnızca 1954 Ankara doğumlu olduğunu bildiğimiz Oğur hakkında bir sürü şey öğreniyoruz. Annesi ev kadını babası askeri doktormuş, bir de ağabeyi var ama devamı aşağıda.
5 yaşında saz çalmaya başlamışsınız. .
.Biraz da ailenin etkisiyle küçük yaşlarda başladı. Annemin söylediğine göre, iki buçuk yaşlarında radyolarda çalan şarkıları söylemeye başlamışım. Hatta “Perişan Saçların” diye bir şarkı varmış onu söylermişim mesela. (daha fazla…)
Erkan ve İsmail Hakkı’ya dair
Onu bilir onu söylerim; insan dediğin türkü söylemeyi bilmeli. Nasıl olsa herkesin söylenecek bir türküsü vardır, mesele işte o türküyü adam gibi söylemekte. Sesiniz güzel olmayabilir, çam yerine kavaktan ses verebilirsiniz ama fark etmez: Mutlaka bir türkünüz vardır ve sizin o türküyü şöyle adam gibi söylemeniz gerektiğine inanıyorum. Hayır küstahlık etmiyorum, sizin yerinize karar vermek mevkiinde de değilim; emin olduğum bir şeyden bahsediyorum. O türkü içimizde bir yerde saklıdır ve onu saklı durduğu yerde bulup da devrana salıvermek bir şahsiyet lazım esidir. Şöyle oldu.
Duyduk ki şehre iki türkücü gelmiş;. Türkücü dediğime bakmayın, izahı yukarıya derç edildi; bunlar türkü söylemek işini ciddiye alan adamlar. Birisi Elazığ dolaylarından çelebi meşrep bir gönül adamı: Erkan Oğur. İyiden iyiye kır düşmüş afro saçlı, orta boylu bir adam. Elinde, hangi saz dükkânında görseniz dönüp de bakmayacağınız cinsten bir “balta” bağlama. (daha fazla…)
Fuad Olması İhtimali Var
Geçen yıl Ermenistanlı dudukçu Civan Gasparyan’la stüdyoya giren Erkan Oğur, kayıtlar üzerinde altı aylık uzun bir çalışmadan sonra ortak albümü tamamladı.
Türküler, anonim ezgiler ve emprovizasyonlardan oluşan CD önümüzdeki ay yayımlanacak. İki sanatçı stüdyoda yaktıkları dostluk ateşini şimdi konser atmosferine taşımaya hazırlanıyor. Erkan Oğur ‘Konser repertuarı düşündürücü, içsel yolculuğa çıkaran ezgilerden oluşacak’ diyor.
Dilini bilmediğiniz, daha önce tanışmadığınız bir müzikçiyle stüdyoya kapanıp saatlerce emprovizasyon yaptınız. Yaklaşık altı aydır bunun üzerinde çalışıyorsunuz. İki ruhun birbirine beklenmeyecek kadar yaklaştığı, sizi çok şaşırtan bölümler çıktı mı kayıtlarda?
- Gasparyan başlangıçta dünyayı dolaşmış, farklı müzikleri özümsemiş bir müzikçi tavrıyla çaldı. Birkaç saatlik kaydın ardından fikrini değiştirip toprağının, yüreğinin sesini üfledi. Emprovizeye dayalı bölümlerde gerçekten şaşırtıcı şeyler çıktı.
Albüm için nasıl bir müzikal yaklaşım ve repertuar seçtiniz?
- Klasik manada duduk-gitar albümü değil. İnsanı düşüncelere daldıran, farklı mekânlarda yolculuğa çıkaran, terapik bir müzik. Derin, egodan ve insani zaaflarından arınmış olmasına özen gösterdik. Duygulanma, üzüntüsünü gösterme, kanıtlama çabası yok. Sentetik sesler yok. Politikalarla ucuzlaştırılmış, dostluk, kardeşlik, barış teranelerinin ötesinde sadece insan olma hissini bize hatırlatmaya çalışıyor. Albümdeki her tını için titizlendim, geceleri rüyama girdi. Repertuarda nefsime hakim olamayıp Doğu ve Güneydoğu ezgileri üzerine yoğunlaştık Aralarında bazıları, mesela ‘Hakkâri’ binlerce yıl önceye kadar gidiyor. Ben Elazığ’dan Yemen Türküsü. Tecnis, Tunceli’den Pertek Türküsü’nü seslendirdim. Gasparyan Holor Molor’u ve kendi bestesini okudu. Albümde kemençeci Derya Türkan’ın yanı sıra Ferruh Yarkın ve Kardeş Türküler’den Soner Akaalın, Selda Öztürk, Emre Kocabaş bize katıldı.
Albümün ismi belli mi?
- Henüz kesinleşmedi. Fuad olması ihtimali var. Tasavvuf düşüncesinde kalpteki hayat noktası anlamına geliyor. Kalbin ilk atışı, son vuruşu, arada geçen zaman, sendelemesi, koşturması, kırıldığı an, kalpten olma hali ve sevgi… Tüm bunları içeriyor.
İletişiminiz hangi ezgiler ya da makamlarda güçlendi; Gasparyan-Oğur tınısı diyebileceğimiz karakteristik, ortak bir ses oluştu mu?
- Gasparyan’ın büyük bir birikimi var. Sazını müthiş çalmak, gösteri yapmak, yanık nağmeler üflemek derdi değil. Yaşarmış, bir şeyleri hatırlarmış gibi çalıyor. Bu nedenle özgün bir tını yakalamak zor olmadı. Duyabildiğim kadarıyla en güzel Hicaz makamını çok yanık üflüyor, Hüseyni makamının ezikliğini hissettiriyor.
Daha sonra Anadolu turnesine çıktınız; albüm çalışmasıyla ilgili ne tür tepkiler aldınız.
- Doğu Beyazıt’ta, Tokat’ta, Van’da ve daha birçok yerde dinleyiciler merakla albümün ne zaman yayımlanacağını sordu. Şehirlerinde Gasparyan’la konser verip vermeyeceğimizi öğrenmek istediler. Çorum’da bir dinleyici çok trajik bir öykü anlattı ve albümdeki bir ezgiyi arkadaşına ithaf etmemi istedi. İsteğini yerine getireceğiz. Tabii önyargılardan kaynaklanan olumsuz tepkiler de oldu. Sonuçta biz politikadan arınmış müzik ve güzel duygunun peşindeyiz.
Açıkhava konseri repertuarında neler var?
- CD repertuarının yan ısıra Gasparyan ve benim seçtiğim ezgiler yer alacak. Gasparyan iki müzikçiyle geliyor. Derya Türkan ve Ferruh Yarkın da bize eşlik edecek. Konserde Gasparyan’ı sessizlikle baş başa bırakacağımız bölümler olacak. Eğlence yerine içsel yolculuk boyutu ön planda repertuarın. Konsere geleceklere kendilerini müziğe bırakmalarını, bir önceki andan uzaklaşmayı denemelerini öneririm. Repertuvarın dinginliği ile oluşacak terapik etki dinleyiciyi rahatlacaktır.
İstanbul’dan sonra yurtiçi ya da yurtdışında konser verecek misiniz?
- Hollanda’dan bir konser teklifi aldık. Geçen ay Quenn Elizabeth Hall’da İ. Hakkı Demircioğlu konserimizi düzenleyen menajer bu projeyle de ilgilendiğini söyledi. Şimdilik bunlar var…
Yıllardır gözlerden uzak sürdürdüğünüz Telvin projesi nasıl gidiyor? CD’si ne zaman çıkacak?
- Bundan sonra, yerel renklerden yola çıkıp açılımı çok daha geniş olabilecek, cazın özgürlüğünü kullanan ya da senfonik müziğin zenginliğini yansıtacak projelere yönelmek istiyorum. Beş yıl önce davulcu Turgut Alpbekoğlu ve basçı İlkin Deniz’le stüdyoya girip sadece kendimiz için çalmaya başlamıştık. Grubun adını Telvin koydum. Tasavvufta renk, halden hale geçme anlamına geliyor. Emprovizasyon ağırlıklı, saf ve samimî, formsuz olduğu anda bile estetik kaygı taşıyan bir müzik oluşturmaya çalıştık. Lidyen denilen ve tam seslerle yarım seslerin birlikte kullanıldığı, cazcılara müthiş özgürlük sağlayan makamı aradık. Hiç unutmuyorum 1 Şubat 1995′te istediğimizi yakaladık. Ne yazık ki hemen ardından İlkin Amerika’ya yerleşti. Hollanda’da iki kez North Sea Caz Festivali’ne katıldık. Bu yıl İlkin’in yerine İsmail Soyberk geldi. Eylül’de yeniden çalışmaya başlayıp, önümüzdeki yıl ilk albümümüzü kaydedeceğiz.
Muşlu Gasparyan
Civan Gasparyan (71) duduğuyla bugüne kadar Günaha Çağrı, Death Man Walking, Gladyatör gibi birçok filme ses verdi. Peter Gabriel, Michael Brook, Lionel Richie’yle albümler kaydetti. Gasparyan Muş kökenli bir ailenin çocuğu. Altı yaşında duduk çalmaya başladı. 1947′de Gomidas Konservatuvarı’ndan klarnetçi olarak mezun oldu. Master ve pedagoji eğitiminden sonra okulun akademisyen kadrosuna katıldı. SSCB döneminde Ermenistan’da Halk Sanatçısı unvanıyla onurlandırıldı. 1957-80 arası UNESCO’dan dört de altın madalya aldı. Albümleri 1970′den bu yana tüm dünyada yayımlanıyor. Fakat gerçek şöhreti Peter Gabriel’le yaptığı çalışmalardan sonra yakaladı. Erivan’da yaşıyor. 70 kişilik dev bir topluluğu var. Her yıl Amerika ve Avrupa’da konser turnelerine çıkıyor. Açıkhava Konseri’nden bir gün sonra Ermenistan hükümetinin sanatçılara verdiği en büyük onur nişanını almak için yıldırım hızıyla Türkiye’den ayrılacak
Söyleşi : Serhan Yedig
Halden Hale Geçen Müzik
TELVİN, grup değil, trio da değil. Onlar en güzel müziğe ulaşmaya çalışan üç müzisyen. Erkan Oğur, İlkin Deniz (bas gitar) ve Turgut Alp Bekoğlu (davul). On yıldır birlikte konserler veriyorlar, arkadaşlıkları 30 yıla yaklaşıyor. İlk albümleri “Telvin”de konserlerde yaptıklarını yapıyorlar. İçlerinde geldikleri gibi çalıyorlar. Caz da var, Türk halk müziği de. Molla duruşlu bir albüm bu. Erkan Oğur’un dediği belki en doğrusu: “Üçgen evdir, tepesi kapalı ilk şey. Üç kişi olunca ev kuruluyor ve ev sıcaklığı oluyor müzik”.
“Telvin”in sözlük anlamı “renkleri karıştırmak”. Siz niye hem grup hem de albüm adı olarak kullandınız?
Erkan Oğur: Kelime manası renkler, haller ve karakterler. Tasavvuftaki manası da, ki esas manasıdır, halden hale geçmek. Bir kararlılık haline doğru, esas ulaşılması gereken hedefe doğru gidişin tasviri. Müzikte de, bütün tabiatta da hep bir hal değişikliği var. Hiçbir zaman aynı suda yıkanmadığımız gibi. Onun müzikteki halini biz belli ölçüde, yaşayarak, çalarak, dederek hissediyoruz. Bu yüzden Telvin.
Albüm o yüzden mi bir taraftan ağır kuzey cazı hissi verirken bir taraftan da ağır Türk müziği var içinde?
İlkin Deniz: Albümünde bir parçada cazın en koyu dönemindeki be-bop var. Ama sonra Türk müziği de var. Yani halden hale geçiş var. Belli kalıplara bağlı kalmıyoruz, belli bir formumuz da yok. Caz standart formları vardır, bu böyle çalınır, bu böyle. Biz de diyoruz ki, içimizden geldiği gibi çalıyoruz. Çünkü bunun kuralını koyan insan, biz de kuralı bozabiliriz.
Turgut Alp Bekoğlu: Biz kendimizi çalmaya bırakıyoruz, varsa var, yoksa yok. Bazen gelmiyor bir şeyler.
E. O: Aramızda benim plazma dediğim şey oluşuyor. Müzik başlıyor ve hemen bir bağlantı oluşuyor, o bağlantı ile anlaşıyoruz biz. Işık hızında.
T. A. B: Çok eskiden beri tanışıyoruz. Müzik dışında her şeyi paylaşıyoruz, muhabbet ediyoruz, birimizin esprisine diğeri hakikaten gülüyor. Çalarken de öyle.
I. D: Bunu belki genç müzisyenlerin bilmesi iyi olmaz ama mesela prova yapılır genelde. Biz daha çok konuşuyoruz. Konuşmak, o akşam senin çaldığın parçayı başka bir yere götürüyor.
Duygu beraberliğinden sonra mı müzik çıkıyor yani?
I. D: Önemli olan dürüst olmak ve yalan söylememek.
T. A. B: Ne geliyorsa onu çalıyoruz. Bir şey gelmiyorsa ve hissetmiyorsak çalmıyoruz.
E.O: Zaten müziğimizin her zaman farklı olması bu yüzden. Bir çaldığımızı bir daha çaldığımızda başka bir şey oluyor. Onun heyecanı var. Bazen kendi kendimize şaşırıyoruz, Allah Allah bunu ben mi çaldım diye. O bizi biraz daha yaşatıyor.
Bildiğim kadarıyla bu albümün kayıtlarının bir kısmı canlı, bir kısmı stüdyo kaydı.
T. A. B: Seyircili ve seyircisiz demek daha doğru.
E. O: Hep o anda çıkan müzik. Bir CD’nin süresini aştık, iki CD olmak durumunda kalınca, konserlerden beğendiğimiz kayıtlar ilave ederek, iki CD’ye tamamladık. Daha elimizde kayıtlar var ama bu kadarını bile insanların dinleme sabrı göstereceğini sanmıyorum.
Niye?
I. D: Sadece dinlerlerse olmaz, anlamaya çalışmaları da lazım. Anlamayı isterlerse müziği…
E. O: O zaman dinlerler.
İ. D: Böyle bir dinleyeyim diye koyunca olmaz. Yapılmayan bir müzik olduğu için biraz da tehlikeli bir müzik.
E. O: Satılmayan albümler rafında yerini alır yani!
I. D: Satma derdi olmadığı için. Erkan’ın konserlerde söylediği gibi, evde çalacağımıza burada çalıyoruz.
Seyirciye ya da seyircisiz çalmak çok mu farklı?
E. O: Seyirci ile bir alışveriş varsa, seyircinin ilgilendiğini, o plazmanın içine onu da aldığımızı görürsek, o bizi de destekliyor. Ve daha da yükseliyor. Bu müzikte enstrüman, enstrümanın cinsi, karakteri önemli değil. Esas olan tınının, çalınan melodinin, armoninin arkasındaki müzik. Müziğin hissettirdiği var.
I. D: Kırk yaşından sonra bas çalmayı bıraktım diyorum, Telvin içinde müzik yapmaya başlıyorsun. Eminim gitar çalıyorsun ama gitar çalıyor gibi değil, o müziğin içine ses sokuyorsun. O enerji de gidiyor insanlara. Sivas’ta bir kadın, hiçbir şey anlamadım ama çok zevk aldım dedi. Çünkü uç bir müzik. Çok zevk aldım diyor, demek ki enerji gitmiş.
T. A. B: Mümkün olduğunca saf çalmaya çalışıyoruz.
Aslında enteresan bir grupsunuz. İlkin Bey Amerika’da yaşıyor, oranın müziği doluyor kulağına, siz buradan Anadolu’dan besleniyorsunuz.
E. O: Mekan ve zaman yok bizde. Bizim kaynaklarımız farklı da olsa o kaynaktan gelen müzik bir bütün aslında.
I. D: ’98′de North Sea Caz Festivali’ne katıldık. Amerika’da Lincoln Center’da, Berlin’de çaldık. Bazen aradan üç sene geçiyor, buluşup çalıyoruz. ’95′ten beri beraberiz ama.
T. A. B: Aradan bir sene de geçse çok kopukluk olmadan, şaşkınlık yaşamadan çalıyoruz. Aslında ortak noktaların olmasının yanında, farklılıklarının olması da bu müziğin yaratılmasında önemli etken. Sahnede hep dinleyerek çalıyoruz. Birbirimizi gerçekten çaldırmaya ve rahatsız etmemeye çalışıyoruz. Bir alışveriş müziği bu.
E. O: Bu müziğin hiçbir iddiası yok. Sadece bir paylaşım ve bir farkındalık var. Esas dert saf müziğe, bütün egolardan, kötülüklerden arınmış bir müziğe ulaşmak.
Türk halk müziği ile caz ne kadar birbirine benzer ya da benzemez? Estetik olarak yanyana getirmek zor mu?
E. O: Caz müziği yakın zaman folklorudur. Folklorik bir bağlantı kurabilirsiniz Türk müziği ile. Anadolu’daki müziklerde de doğaçlama çoktur, o açıdan doğaçlama yapılan müzikler kategorisinde bir ortaklık var. Ama caz cazdır, Türk hal müziği de Türk halk müziğidir. Aralarında çok büyük farklar vardır. Biri tamperemandır, biri tampereman dışıdır. Caz müziğinde son zamanlarda tampereman dışı arayışlar olmasına rağmen henüz bir neticeye varılmış değil. Sistem enstrümantasyon farkları var. Armon anlayışı farklı, formlar farklı. Ama Türk müziği de olsa, Çin müziği de olsa, müzik birdir. O yüzden her şey birbiriyle ilişkili olabilir. Estetik sorunları artık o sizin becerinize kalmış. Ama Türk halk müziği ile cazı birleştirelim diye derdimiz yok
I. D: Sentez yapalım filan yok…
E. O: Sentez kimyada olur, müzikte sentez diye bir şey yok.
Albümde doğaçlama yaptınız, bunlar notaya dökülmedi mi hiç?
E. O: Yok yok, nota filan. Bir şarkı var mesela, bütün malzemesi şu: Karşılıklı oturduk, enstrümanlarımız var elimizde, kimse ne çalacağını bilmiyor ve bir, iki, üç, dört… Başlıyorsun çalmaya. Bence albümdeki en güzel parça o. “Aşkın Kucağı”.
Berlin, New Orleans, North Sea Caz festivalinde çaldığınızda orada nasıl tepkiler geldi?
E. O: Tartabilecek kadar ilişkimiz olmadı seyirciyle. Ama eminim ki, bu işle ilgili olan kişilere, ilginç ya da değişik gelen durumlar oldu. Dünyadaki müzisyenleri etkileyen bazı unsurlar var müziğimizin içinde. Bu ukalalık değil. Enstrümantasyon ve kullanılan makam anlayışı açısından biz lidyen çalmaya çalışıyoruz, o da ortalıkta pek fazla duyulmayan, riskli bir çalış biçimi. Çünkü öyle bir durumu var ki, bir yerden sonra bütün notalar doğru oluyor. Bir anahtarla kapı açıp ona ulaştığınız andan itibaren müzik başlıyor. Notaların özgürlük kazandığı andan itibaren bu Telvin müziği başlıyor. Bu yeni bir müzik. İçinde ileriye dönük bir iddia var, küçük de olsa.
10 yıldır çalıyorsanız niye bu zamana kadar beklediniz albüm için?
E. O: Bu halden hale geçme olduğu için albüm gibi bir düşünce oluşmadı. Çünkü kaydetmek onu öldürmek aslında.
Nasıl?
E. O: Müzik hatırlanmalı, o zaman kıymetli oluyor. Kaydedince ölüyor. Diyelim ki bir arkadaşın var, onunla ilgilisin, görüşüyorsun, merak ediyorsun, ama öldüğü zaman gömüyorsun mezara, aklına gelirse bir hatırlıyorsun. İşte mezardaki arkadaşına benziyor kayıt.
Nazan Özcan – Milliyet Sanat
HİÇ İçin 16 Bin $
İki müziksever düşlerindeki CD’nin sponsorluğunu yaptı. Herşey, günlük hayatın boğucu temposundan bunalıp sükûnu bulabilecekleri, ruhlarına derman olacak bir CD düşlemekle başladı. Türküler olacaktı içinde: Mükemmeliyetçi ama mümkün olduğunca sade bir üslûpla çalınan nefesler, zeybekler, deyişler, semahlar. Fikir ekonomist Osman Genç’indi. Almanya’daki iş arkadaşı Aydoğan Cengiz’le parayı denkleştirdiler. Dostları Fatih Zülfikar’a teslim ettiler düşlerini. Erkan Oğur ve Okan M. Öztürk katıldı imece grubuna. Birkaç yüz CD bastırıp dostlarına dağıtmayı düşünürken prodüktör Hasan Saltık devreye girdi. Ve ortaya son yılların en ilginç albümlerinden biri, ‘Hiç’ çıktı.
1998 Eylül’ünde ılık bir sonbahar akşamı, Salacak’ta, Kızkulesi’ne bakan bir çay bahçesinde buluştular ilk kez. Üç kişiydiler: Yatırım danışmanlığı hizmeti veren bir şirketin müdürü Osman Genç, Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu’nda bendir çalan gönül dostu Mehmet Fatih Zülfikar ve onun topluluk arkadaşı Erkan Yarkın. Çaylarını yudumlarken düşlerini koydular masanın üstüne. Erkan Oğur’a ‘Hayalname’ adını verdikleri projelerini anlattılar. (daha fazla…)






