Modern insan hızın içinde parçalanmış bir nesnedir. O geçmişi ve geleceği birlikte tahayyül edemez. Sıkıştığı an içinde bir fırtınada kalmış gibi sürekli darmadağın olur. Fabrikalar, apartmanlar, arabalar, yollar, tarifeler her birisi aksamadan işleyecek bir kent içindir. Kent ise organize olmuş kapitalist üretim ve tüketimin kalesidir. Hız sınırlı zamanın daha fazla kar için aşılması olanağıdır, kapitalizm için 19 yy. da kent merkezlerine konan saat kuleleri ( herkesin zamanını merkezileştiren ) henüz dakikaları bile önemsemezken, ilkin saniyeler sonra saliseler bileklerimizdeki saatlere (kelepçelere) girmeye başladı zaman ufalmış parçalara ayrıldıkça ( aslında parçalanan insan yaşamıdır ) programlanmış insan zihni daha çok parçalandı. Kapitalizm öncesinin doğa insanı için günlük ve mevsimlik zaman kavrayışları kent insanında saliselere kadar düştü. Yüzlerce küçük parçaya ayrılan zaman post-it’lerle düzenlenebilir oldu.
Bu sürekli hız hali çağdaş insanın zihniyet dünyasının sınırlarını çiziyor. İnsanın zihinsel atmosferinin ürünleri olan kültür dünyası bu ritmin ve hızın egemenliği altında. İnsanın görsel ve işitsel yeteneklerini egemenliği altında tutan hız ve ritm, geçmiş ve geleceği yok ettiği gibi bağlamıda yok eder bir sanat eserinin veya gündelik bir olgunun bütünlüklü algısı yok olur. Zihni güdükleşmiş izleyici için nakaratlar ve fragmanlar kalır tarihinden koparılmış insan cümleden koparılmış kelimeye döner heryere yerleştirilebilir ve hiçbir anlam ifade etmez. Mimaride, sinemada, resimde ve özelliklede resimde bu söylediklerimizin birebir yansımalarını bulabiliriz.
“müzik ve piyasa lafını birbirine hiç yakıştıramam”
Bütün sanatların olduğu gibi müziğinde bir piyasa nesnesi olması onun bu hız etkisine maruz kalmasına yol açıyor. Müzik en genel anlamıyla 2 şekilde etkileniyor bu durumdan. Biri eserlerin var olma koşullarıyla ilgili ki en iddialı reklamlarla piyasaya sunulanlar bile 3 ay içinde tükenip geri gelmemecesine (sahibi bile geri gelip gelmememsini umursamıyor) geri dönüşümsüzler çöplüğüne yollanıyor. Diğer etki ise müziğin sanat olarak kendisine, niteliğine yönelik. 7-8 ölçüyü aşmayan, tüketicinin algısını özellikle zorlamayan, melodilerin sürekli tekraruyla sağlanan müzikal yapıya, çağ zihniyetine hapsolmuş sanatçıların gittikçe artan bir hızda ritimle örttükleri çatı ve hihayet anlamsızın veya naifliğin kazandığı güçle, sözlerin giderek kendi başına bir edebiyat olmaktan çıkıp gitgide sıkıcı tekrarlara büründüğü klişeler toplamı olan müzik, sanat olarak var olmak durumundan nesne olarak çoktan tüketim ilişkileri içinde yerini alır. Öyleki bu hızın içinden eserlerin sözlerini anlamak, hissetmek duyumsamak imkansızlaşır. Söz-melodi gittikçe üst üste biner ve ne sözün nede melodinin bahsinin ne olduğu önemsizleşir, iç içe geçerek debelenirler.
Geçmişe ilkellik geleceğe hayaperestlik gözüyle bakan sanatçı ( çağdaş birey ) anın içinde yüksek ses, hız ve ritim içinde zamanına lanet okuyamayarak égününü gün etmekte”
Kendini bütün bunların dışında kurmaya ve yaşamaya çalışan bir sanatçıdan bahsetmek için yaptık bu girişi: Erkan Oğur. Mana ikliminde uçan nağmelerin peşinde bir müzisyen Erkan Oğur. Kafamıza geçirilen betondan yapılma kitle kültürüne rağmen kerpiç evlerin yıkıntılarında bulduğu eski zaman resimleriyle tarihimize, kültürümüze yine kendini anlatan ağıtları hatırlatarak, müzik nehrindeki suyla yıkamaya çalışıyor kendini ve kirlenmiş insanlığımızı.
Usul usul söylüyor çağın hastalığı hızın frenine basıyor müzikte.
Türküleri usul usul söylüyor. Bunu yapmakla müziğin hızının ne olduğu hakkındaki saplantımızdan bizi göreleliğe ve sakinliğe çekiyor. Müziği dinlememize ve hissetmemize zaman tanıyor. Türkülerin nağmelerini ve sözlerini iki davul vuruşu ( bazı parçalarda davulda yok ) arasındaki ölçüye değil, zamana yayılan sese bırakıyor. Böylece kapitalizmle nesneleşen türküleri tekrar ruh iklimine kavuşturuyor. Sözün edebi değeri olan ve müzikle bütünlüğü olan şiirsel bir bileşime dönüşmesine şans tanıyor. Hız saplantısı olan tüketici-seyirciyle baştan yollarını ayırmak pahasına.
“kendini müziğe bırakmak, onunla bütünleşmek hayat eder”
Müziği veya sanatları insanın kopup koy verdiği doğasıyla buluştuğu pratik olarak düşünüyor Erkan Oğur. Bütün doğal süreçlerin sanatsal süreç içinde olmasını önemsiyor. Kayıt teknolojisini ve provayı mümkün olduğunca bu sürecin dışında tutmanın öneminden bahsederken meşk halini sanat için geri çağırıyor. Ses kadar sessizlikte onun için müzik. Mimaride boşluk aslında nasıl tasarımız parçasıysa, müziktede esler aynı işlevi görüyor ( doğadada sessizlik). Yer yer modern toplumdan umudunu kesen erkan oğur karmaşık bir ruh dünyası halinde “müzik sessizliğe doğru yola devam ediyor” dese bile kendi müzik dünyasını tasavvuftan devraldığı telvin-temkin ikilemiyle, gitgide müziğin sınırlarından bile çıkarak şöyle açıklıyor: “halden hale geçişin tezahürü bu. İnsanın yaşadığı ve yaşamadığı da dahil olmak üzere, bir yere gidişatın sonsuz hali” bu, kendini akıntıya bırakmaktan öte, sürekli değersizleştirmedarbeleri yiyen insanlığınkendi ruh iklimini bulma çabası gibi anlaşılmalı. Ayağımı basacağım bir dayanak göster bana deme hali. bu tarih ise tarih, türkü ise türkü yeterki bana tekrar insan olmaya giden yolları açsın. İnsan; doğasıyla, zihniyle, tarihiyle, kültürüyle nesneleşmemiş ve nesneleştirmemiş olan insan, bir kere kaybolmuş olmalı ki onu arıyoruz.
Bu hızlandıkça bizi ardından daha çok koşturan kapitalist uygarlık trenini bırakıp yolun kenarına otursak, otların üzerinde E. Oğur bize kaleden iniş molur’u söylese
Mahir Polat
Toplumsal özgürlük