Bolvadin Meslek Yüksekokulu
Posted by M. Sadık


Dansçı/koreograf Maurice Bejart, 22 kasımda, Lozan’da mavi gözlerini hayata kapattı. Öyle bir dünya vatandaşına Fransız demeye dilim varmıyor ama Marsilya’da doğmuş, işte. Bejart’ın "tamamıyla tesadüf" dediği dans serüveninin, vücudunun zayıflığı nedeniyle doktorunun dans dersi almasını önerdiği 14 yaşında başladığı söylenir. Oysa tarih daha eskidir. 1927′de Marsilya’da doğan Bejart’ın dansa ruh işlemesinin temeli filozof olan babası Gaston Berger’in etkisiyle başlar. Babası gibi felsefe eğitimi alır. Daha sonra din değiştirerek Sufi olmasında bu felsefi etkinin rolü büyük olacaktır.
Orkut Büyükkökten, 120 milyon üyesiyle dünyanın en büyük sosyal iletişim ağlarından biri olan "orkut.com"un kurucusu, değeri 86 milyar doları bulan dünya devi Google’ın patronları Larry Page ve Sergey Brin’in sıkı dostu ve çalışma arkadaşı. Yaygın olarak kullanılan orkut.com nedeniyle 32 yaşındaki Orkut Büyükkökten, Brezilya ve Hindistan’da çok iyi tanınmasına karşın Türkiye’de pek az kişi ismini biliyor. Google çatısı altında kendi adına sosyal iletişim ağı kuran Büyükkökten, Konya Meram Anadolu Lisesi’nde başlayan ve Stanford’da devam eden başarı öyküsünün bilinmeyenlerini SABAH gazetesine anlattı:
GOOGLE’DA ÇALIŞTI
"Google’ın kurucuları Larry ve Sergey’le Stanford Üniversitesinde bilgisayar bilimleri alanında doktora yaparken tanışmıştım. Öğrenciyken Microsoft’tan iş teklifi aldım ama mezun olduktan sonra Stanford öğrencileri tarafından kurulmuş ve çalışanlarının patronlar dahil neredeyse hepsini tanıdığım Google’dan gelen teklifi kabul ettim. Google henüz yeni başlamıştı, çok inandırıcı, orijinal, gelecek vaat eden bir projeydi. Ayrıca okul nedeniyle aşina olduğum ve sevdiğim silikon vadisi bölgesinden ayrılmak zorunda kalmadım."
ÜÇ NETWORK
"Son 8 yıldır internette sosyalnetwork üzerine çalışıyorum. Orkut. com kurduğum üçüncü network. Stanford’da öğrenciyken kampusta arkadaş edinmenin çok da kolay olmadığını fark ettim. Ben de halihazırdaki arkadaşlar vasıtasıyla kolayca yeni arkadaşlıklar kurulabileceğini düşünüp bu konuda networkler hazırladım.
Spielberg, on iki, on üç yaşlarından beri bir film yönetmeni olmak istediğini biliyordu. On yedi yaşındayken bir hafta sonu Universal Stüdyolarını gezmek için
düzenlenen bir tura katılması, O’nun hayatını değiştirdi.
Fakat turun tüm ayrıntıları gözler önüne sermediğini gören ve ne istediğini, neler yapabileceğini bilen Spielberg hemen harekete geçti. Gerçek bir filmin çekimlerini izlemek için gruptan ayrıldı. Sonra da kendini, bir saat boyunca ilginç film hikayelerini dinleyeceği Universal’in Yazı İşleri Müdürü’nün odasında, koyu bir sinema sohbetinin içinde buluverdi. Müdür de Spielberg’in senaryolarını ilgiyle dinliyordu.
Birçokları için hikayenin bu kadarı, hikayenin sona ermesi için yeterlidir. Fakat Spielberg, diğerleri gibi değildi. Çok güçlüydü. Ne istediğini biliyordu. İlk ziyaretinden ders aldı ve yaklaşım biçimini değiştirdi. (daha fazla…)
Paul Harvey
Yıllar önce çalışkan bir adam, ailesini avantajlı bir iş imkanı sağlamak için Newyork’tan Avusturalya’ya götürdü.Adamın ailesinden biri, sirke trapez artisti olarak katılmak veya aktör olma tutkusu olan genç ve yakışıklı oğluydu.
Bu genç adam zamanını bir sirk işi yada herhangi bir sahne işi gelene kadar kasabanın sınırındaki batı bölümünde yerel bir tersanede çalışarak geçirdi.
Bir akşam, işten eve gelirken ,onu soymak isteyen beş haydut tarafından saldırıya uğradı.Genç adam, parasından vazgeçmek yerine onlara karşı koydu. Bununla birlikte onu kolayca alt ettiler ve onu feci şekilde dövmeyi sürdürdüler. Botlarıyla yüzünü parçaladılar ve tekmelediler,vücuduna
sopalarla acımasızca vurdular ve onu ölüme terk ettiler.
Aslında polisler,onu yolda uzanmış bir şekilde bulduklarında, onun öldüğünü sanmışlardı.
Morg yolunda, polislerden biri, adamın zorlukla nefes aldığını duydu ve onu hemen hastanedeki acil bölümüne götürdüler. Acil bölümünde yatarken,bir hemşire korku içinde bu genç adamın uzun süre bir yüze sahip olamayacağını fark etti.Göz yuvaları parçalanmış, kafatası,bacakları ve kolları kırılmış, burnu askıda kalmış, bütün dişleri kırılmış ve çenesi hemen hemen kafatasından ayrılmıştı. (daha fazla…)
işte dünya burada aşkım,
başka yere koşmai toprak ve su
ama ateş ve berebarinde hava da burada.
Kaynaştılar ve ışıkla beraber karanlığa
tahammül etmek için, dansa başladılar.
Sebepler, yalanlar, seni oluşturdu ve aralarındaki aşklar süsler oluşturdu.
Teknende kürek çekmeye devam et,
kandini tamamıyla denizde bulursan,
kanat iste rüzgardan ve kurtarılacaksın.
Meyvesi olan ağaçlar dik, bulamazsan,
kaybedilen Aden için ağla ve hissedeceksin.
Erkan Oğur: Kopuz
Ercan Irmak: Ney
Iraklis Vavacikas: bayian
Hristos Cioamiolis: ud,rein,stick
Sokratis Sinopoulos: kemençe
Sotiris LEmonis: piano
Yiannis PApazahariakis: klasik gitar
Yiannis Plagianos: bas
Nikos Sidirokastritis: tumba
Erkan Oğur : Türkünün aslı "Neden Geldim Amerika’yadır. Bir Ermeniye ait. Bu adam 1920′lerde memleketi Harput’ta Amerika’ya göç ediyor. Önce Bandırma’ya geliyor, gemiye binip New York’a gidiyor. Orada yaşamaya başlıyor. Amerika’ya çok da uyum sağlayamıyor. Memleketi özlüyor. Ve orada, yine bu bölgeden müzisyenlerle Harput yöresi folkloruyla bir beste yapıyor. Anonim değil yani, bir beste. 0 yörenin folklorundan etkilenerek, "Neden Geldim Amerika’ya"nın hikâyesini yapıyor. Hem yörenin aksanı, hem Ermeninin Türkçe konuşmasını düşünün, koyu bir aksanla, çok güzel bir sesle söylüyor. Taş plak olarak kaydediliyor. Ben 89-90 yılları arasında Amerika’dayken Jerry Silverman adlı bir müzikolog sayesinde farkettim bu türküyü. Çok hoşuma gitti. Ben de Amerika’dayım, memleketi çok özlüyorum, bir-iki kere öyle söyledim. Sonra bir baktım, "Neden Geldim İstanbul’a" lafı çıktı ağzımdan. Birdenbire bizim İstanbul’daki durumumuza ne kadar denk düştüğünü gördüm. Göçü anlatan bir şey…
izdüşüm: Müzisyen olmaya ne zaman karar verdiniz?
Albümün kapağındaki "nefsime hakim olamayarak bazı düzenlemeler yaptım…" ifadesi dikkatimizi çekti…
Oğur: tam anlamıyla bozmak değil, ama bozulmuş bir şeye biraz daha bir şey katıyorsunuz! Kendi duygunuzu belki katıyorsunuz, yaklaşımınız belki safiyane. Bizimkinin öyle olduğunu sanıyoruz, belki yanılıyoruz, sevdiğimiz için .söylüyoruz ama hiçbir zaman,o türküyü yaşamadık. Örneğin, Pir Sultan Abdal’ın "derdim çoktur, hangisine yanayım…" türküsünü biz yaşamadık. Sadece bir şeyler hissediyoruz, "ne güzel" diyoruz, "makamı çok güzel, sözler ne güzel anlatıyor, ta ne zaman yazılmış, hâlâ aynı şey, değişmemiş…

"Kudsi Erguner’in Paris’te oluşu ile geleneği oraya taşıdık. Kudsi o yıllarda mimarlık okuyordu. Ben de ara sıra Paris’e giderdim. Geceleri fazla dolaşmaz, bir yerlerde toplanıp eskilerin deyimi ile "esma surerdik". Sonunda konser vermek üzere sahneye çıktık, ne var ki etrafıma baktığımda hep tanıdık yüzlerle karşılaştım, sanki evde veya tekke’de gibiydik. Aradan 40 yıl geçti, ne o insanlar bizden ayrıldı, ne de biz onlardan ayrıldık, sonra sayıları arttı. Neden dinliyorlar hep merak ediyordum. Ama ben okuyunca, Kudsi de ney üfleyince iyi oluyor, Kudsi’den baska hiçbir Ney beni rahatlatmıyor. Bir ömür böyle geçti, belki birkaç yıl daha geçer. Sonra ben sağ ben selâmet. Biz gideriz, sesimiz size kalır. Kalın sağlıcakla."
You are currently browsing the M. Sadık Erdoğan Web Bloğu blog archives for Mayıs, 2008.