11 Mart 2010 @ 19:52 · Kategori: Benim Sinemalarım
Gülersen dünya da güler, ağladığın zaman tek başına ağlarsın. Bu motto bu filmle hafızama kazındı. Seyrettiğim en iyi intikam filmi, 2003 yılı cannes film festivalinde Tarantino tarafından beğenilmiş, ben yapmışım gibi izleyin demiştir.
“Bu adam kim ve benden neden bu kadar nefret ediyor?”
Karısı ve tatlı bebeği ile birlikte yaşayan Oh Dae-Su adında sıradan bir adam 1988’de bir gün evinin önünden kaçırılır.
Sonra uyanır ve kendini özel yapılmış bir hücrede bulur. Durumunu anlamaya çalışırken TV’de haberleri izler ve sevgili karısının vahşi şekilde öldürüldüğünü görerek şok geçirir.
Mutlu hayatını yok eden adamdan intikam alacağına yemin eder. Uzun mahkumiyetini belli etmek için vücudu dövmelerle kaplanır. Yazıyı okumaya devam edin »
16 Şubat 2010 @ 21:44 · Kategori: Benim Sinemalarım
Warning: usort() [
function.usort]: Invalid comparison function in
/home/wwwpinh/public_html/wp-includes/link-template.php on line
119

Belayı bulma yolunda leyla’dan vazgeçmiş hukuk bürosunda görevli bir abimiz. Benjamín Esposito.
Tecavüz edilip öldürülen güzel bir bayan.
Bürodan arkadaşı Sandoval,
Leyla’nın ta kendisi, büronun müdüresi Irene,
Makdülün kocası Morales.
Eğer o olmasaydı olmazdı. Katil.
Filmi izledikten sonra “kısasa kısas” ceza yöntemini ve fotoğraf çektirirken her zaman makinaya bakmanın önemini anladım.
Birde en yakınındakine sevdiğini söyleyemenin dramatik hali. Yazıyı okumaya devam edin »
14 Şubat 2010 @ 14:36 · Kategori: Altı Çizili Satırlar, Basından
Warning: usort() [
function.usort]: Invalid comparison function in
/home/wwwpinh/public_html/wp-includes/link-template.php on line
119
Aslında müzik yapmadığımızı, yalnızca tabiatta mevcut olan bir şeyi keşfettiğimizi söyleyen bir adam. Kendini de müzisyen, besteci filan saymıyor. Belki de şu Bir Ömürlük Misafir’likte konukluğunun karşılığını vermek için çabalayan biri. O yüzden onu musiki makamlarından önce başka bir makamda düşünmek gerekiyor, hayret makamında. Hayret: ‘Biliyorum’ demenin eksilttiği bir makam. Hem her şey onunla başlıyor, kendisine ‘büyük’ demeyen herkes bu adeta çocukluğa mahsus makamdan hiç ayrılmamış gibi, varoluşa, kainata, dünyaya, tabiata şaşkın çocuk nazarıyla, saflığıyla bakmanın güzelliğini taşıyor hem de İbn Arabi’nin nitelediği gibi, hayret makamı tasavvufta en son makam oluyor. Başlangıcın ve bitişin aynı olduğu, çocuklukla yüceliğin buluştuğu makam. Şaşkınlık uyandırması doğal.
Zümre-i naci’lerden, yani esenliğe ulaşmış seçkin kimselerden sayılmak, insan-ı kamil mertebesine ulaşmak, dervişmeşrep bilinmek, sufi insan, ‘safi insan’ olmak ama hiçbir şeyin eri ve ehli olmamak, bunu da istememek. Telvin albümü yayımlandığında şöyle diyordu: “ Kelime manası renkler demek… Yeşil ya da kırmızının içindeki ton farkı ona karakter veren özellik, o manada renk. Tasavvufi anlamı da bununla ilişkili, insan olarak sıfırdan yok olmaya kadar halden hale geçme…Bir gidişat, durağan değil. Bir hedefi var, ama ulaşılamayan bir hedef, o da ‘temkin’. Kararlılık demek, karar hali son… O hale ulaşamıyorsun hiçbir zaman. Ama hayatın ya da tabiatın gidişatı.”
Yazıyı okumaya devam edin »
14 Şubat 2010 @ 02:02 · Kategori: Şiiriyet

Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayati en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime,
Sonra dedim ki “söz ver kendine”
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayati seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundan, anladım…
Nietzsche’den sevgilisi Salome’ye…
3 Ocak 2010 @ 21:15 · Kategori: Şiiriyet
Warning: usort() [
function.usort]: Invalid comparison function in
/home/wwwpinh/public_html/wp-includes/link-template.php on line
119
Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylâk
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.
Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.
Yazıyı okumaya devam edin »
22 Aralık 2009 @ 01:36 · Kategori: Şiiriyet
gelse de trenden ikimiz insek
camları buğulu iki tas çorba
bir kitap — çantana korkup tutunmuş
kâğıdı samandan şiiri zorba
ve o hışırdayan uykudan geçsek
sobanın ayrımsız adaletinden
çok büyük bir yağmur işte başlamış
kimse çıkmayacak bugün evinden
böyle susuyorum ben çok değiştim
sense nasıl denir — hâlâ o kızsın
dinle ağlayarak çıkrık sesini
işte şu dünyada yapayalnızsın
her neyi dilesek burada olmaz
en büyük erdemi bunun, susamak
yalar yarasını içte bir geyik
hepsi bu kadardır: adı yaşamak
Süleyman Çobanoğlu
5 Aralık 2009 @ 13:34 · Kategori: Benim Sinemalarım
Warning: usort() [
function.usort]: Invalid comparison function in
/home/wwwpinh/public_html/wp-includes/link-template.php on line
119
Değer miydi ömrünü sinema diye bir hülyanın peşinde harcamaya? Değerdi… Bozkırın ortasındaki o küçücük köyden birini tanımıyoruz. Kimse de tanımayacak. Ama Ahmet Uluçay diye birini hep güzel bir gülümsemeyle, iyi şeylerle, mutlu anlarla hatırlayacağız Ahmet abi, hatırlayacaklar..
Sinema değildi senin derdin aslında. İçindeki huzursuzluğu dindirmekti. Çığlıktı, sesti, seslenmekti. Kıyamet koparmaktı belki. Bin yıllardır o kayaların dibinde, o ağaçların altında yatan sessizliği uyandırmaktı. Bunu yapacaktın sen, yaptın. Sinemayla olmasa şiirle, romanla, o da olmasa türkü söyleyerek yapacaktın. Biz, taşranın huzursuz çocuklarıydık Ahmet abi; ezeli mağluplar, imanlı Cioran’lardık bir bakıma! İçimizde birikmiş bir acı vardı; bir şey yapmasak, çığlık atmasak ölürdük kederden.
Yazıyı okumaya devam edin »
3 Aralık 2009 @ 21:44 · Kategori: Okudum Bitti
Warning: usort() [
function.usort]: Invalid comparison function in
/home/wwwpinh/public_html/wp-includes/link-template.php on line
119

Murat Menteş, ‘Dublörün Dilemması’ndan yıllar sonra ikinci romanı ‘Korkma Ben Varım’ı yayımladı. Dört yılda tamamlanan kitabın, bir ay içinde ikinci basımı yapıldı. Hareketli anlatımıyla kendine özgü bir roman dili kuran; birbiri ardına icat ettiği macera ve sürprizlerle okuru sürekli uyanık tutan Menteş, Çehov’a atıfla, “Ben de kapakta silahı gösteriyor, içeride patlatıyorum.” diyor.
Bugünlerde farklı bir şeyler okumak derdindeyseniz, Murat Menteş’in yeni romanı Korkma Ben Varım tam size göre. Dili ve kurgusuyla farklı, hareketli, sürprizlerle dolu bir roman. Aşk, dostluk, intikam, yalnızlık ve şiddetin ustaca harmanlandığı romanı Menteş 4 yılda tamamlamış. İlk romanı Dublörün Dilemması ile dikkat çeken yazarın ikinci kitabı için daha “usta işi” bir roman diyebiliriz. Okurun ilgisini esirgemediği romanın bir ay içinde ikinci basımı yapıldı. Biz sorduk, Murat Menteş “Korkma Ben Varım”ı anlattı. Yazıyı okumaya devam edin »
24 Kasım 2009 @ 17:41 · Kategori: Basından
Warning: usort() [
function.usort]: Invalid comparison function in
/home/wwwpinh/public_html/wp-includes/link-template.php on line
119
Duduk ustası Gasparyan ile Erkan Oğur’un çıkaracağı albüm, müzikseverleri hüzünlü bir yolculuğa çıkaracak. Albümden önce verecekleri konser 1 Ağustos’ta.
Ermenistan’ın dünyaca ünlü duduk sanatçısı Djivan Gasparyan, bir konuşmasında İstanbul’da konser vermeden ölmeyeceğim demişti. Gasparyan, geçtiğimiz yıl 7. Uluslararası Caz Festivali kapsamında verdiği konserle muradına erdi.
Bu konserden önce Gasparyan ile yaptığımız söyleşi de “En büyük düşünüz gerçek oluyor, bundan sonraki isteğinizi öğrenebilir miyiz?” demiştik. O da “Erkan Oğur ile bir albüm yapmak isterim.” demişti. Djivan Gasparyan’ın bu talebini gazetelerden öğrenen Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık, hemen sanatçıyla görüşüp, onu Erkan Oğur ile bir araya getirmiş ve ortak bir proje için çalışmalara başlamışlardı. Bu çalışmalar bir yıl boyunca aralıklarla devam etti. Gasparyan pek çok kez İstanbul’a gelerek Oğur ile stüdyoya girdi. Müzikseverler yakında piyasaya çıkacak olan bu albümü merakla bekliyorlar; ancak ondan önce, Djivan Gasparyan-Erkan Oğur ikilisinin Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda vereceği konser sürpriziyle karşılaştılar. Yazıyı okumaya devam edin »
24 Kasım 2009 @ 17:27 · Kategori: Basından
Modern insan hızın içinde parçalanmış bir nesnedir. O geçmişi ve geleceği birlikte tahayyül edemez. Sıkıştığı an içinde bir fırtınada kalmış gibi sürekli darmadağın olur. Fabrikalar, apartmanlar, arabalar, yollar, tarifeler her birisi aksamadan işleyecek bir kent içindir. Kent ise organize olmuş kapitalist üretim ve tüketimin kalesidir. Hız sınırlı zamanın daha fazla kar için aşılması olanağıdır, kapitalizm için 19 yy. da kent merkezlerine konan saat kuleleri ( herkesin zamanını merkezileştiren ) henüz dakikaları bile önemsemezken, ilkin saniyeler sonra saliseler bileklerimizdeki saatlere (kelepçelere) girmeye başladı zaman ufalmış parçalara ayrıldıkça ( aslında parçalanan insan yaşamıdır ) programlanmış insan zihni daha çok parçalandı. Kapitalizm öncesinin doğa insanı için günlük ve mevsimlik zaman kavrayışları kent insanında saliselere kadar düştü. Yüzlerce küçük parçaya ayrılan zaman post-it’lerle düzenlenebilir oldu.
Bu sürekli hız hali çağdaş insanın zihniyet dünyasının sınırlarını çiziyor. İnsanın zihinsel atmosferinin ürünleri olan kültür dünyası bu ritmin ve hızın egemenliği altında. İnsanın görsel ve işitsel yeteneklerini egemenliği altında tutan hız ve ritm, geçmiş ve geleceği yok ettiği gibi bağlamıda yok eder bir sanat eserinin veya gündelik bir olgunun bütünlüklü algısı yok olur. Zihni güdükleşmiş izleyici için nakaratlar ve fragmanlar kalır tarihinden koparılmış insan cümleden koparılmış kelimeye döner heryere yerleştirilebilir ve hiçbir anlam ifade etmez. Mimaride, sinemada, resimde ve özelliklede resimde bu söylediklerimizin birebir yansımalarını bulabiliriz.
“müzik ve piyasa lafını birbirine hiç yakıştıramam”
Bütün sanatların olduğu gibi müziğinde bir piyasa nesnesi olması onun bu hız etkisine maruz kalmasına yol açıyor. Müzik en genel anlamıyla 2 şekilde etkileniyor bu durumdan. Biri eserlerin var olma koşullarıyla ilgili ki en iddialı reklamlarla piyasaya sunulanlar bile 3 ay içinde tükenip geri gelmemecesine (sahibi bile geri gelip gelmememsini umursamıyor) geri dönüşümsüzler çöplüğüne yollanıyor. Diğer etki ise müziğin sanat olarak kendisine, niteliğine yönelik. 7-8 ölçüyü aşmayan, tüketicinin algısını özellikle zorlamayan, melodilerin sürekli tekraruyla sağlanan müzikal yapıya, çağ zihniyetine hapsolmuş sanatçıların gittikçe artan bir hızda ritimle örttükleri çatı ve hihayet anlamsızın veya naifliğin kazandığı güçle, sözlerin giderek kendi başına bir edebiyat olmaktan çıkıp gitgide sıkıcı tekrarlara büründüğü klişeler toplamı olan müzik, sanat olarak var olmak durumundan nesne olarak çoktan tüketim ilişkileri içinde yerini alır. Öyleki bu hızın içinden eserlerin sözlerini anlamak, hissetmek duyumsamak imkansızlaşır. Söz-melodi gittikçe üst üste biner ve ne sözün nede melodinin bahsinin ne olduğu önemsizleşir, iç içe geçerek debelenirler.
Geçmişe ilkellik geleceğe hayaperestlik gözüyle bakan sanatçı ( çağdaş birey ) anın içinde yüksek ses, hız ve ritim içinde zamanına lanet okuyamayarak égününü gün etmekte”
Kendini bütün bunların dışında kurmaya ve yaşamaya çalışan bir sanatçıdan bahsetmek için yaptık bu girişi: Erkan Oğur. Mana ikliminde uçan nağmelerin peşinde bir müzisyen Erkan Oğur. Kafamıza geçirilen betondan yapılma kitle kültürüne rağmen kerpiç evlerin yıkıntılarında bulduğu eski zaman resimleriyle tarihimize, kültürümüze yine kendini anlatan ağıtları hatırlatarak, müzik nehrindeki suyla yıkamaya çalışıyor kendini ve kirlenmiş insanlığımızı.
Usul usul söylüyor çağın hastalığı hızın frenine basıyor müzikte.
Türküleri usul usul söylüyor. Bunu yapmakla müziğin hızının ne olduğu hakkındaki saplantımızdan bizi göreleliğe ve sakinliğe çekiyor. Müziği dinlememize ve hissetmemize zaman tanıyor. Türkülerin nağmelerini ve sözlerini iki davul vuruşu ( bazı parçalarda davulda yok ) arasındaki ölçüye değil, zamana yayılan sese bırakıyor. Böylece kapitalizmle nesneleşen türküleri tekrar ruh iklimine kavuşturuyor. Sözün edebi değeri olan ve müzikle bütünlüğü olan şiirsel bir bileşime dönüşmesine şans tanıyor. Hız saplantısı olan tüketici-seyirciyle baştan yollarını ayırmak pahasına.
“kendini müziğe bırakmak, onunla bütünleşmek hayat eder”
Müziği veya sanatları insanın kopup koy verdiği doğasıyla buluştuğu pratik olarak düşünüyor Erkan Oğur. Bütün doğal süreçlerin sanatsal süreç içinde olmasını önemsiyor. Kayıt teknolojisini ve provayı mümkün olduğunca bu sürecin dışında tutmanın öneminden bahsederken meşk halini sanat için geri çağırıyor. Ses kadar sessizlikte onun için müzik. Mimaride boşluk aslında nasıl tasarımız parçasıysa, müziktede esler aynı işlevi görüyor ( doğadada sessizlik). Yer yer modern toplumdan umudunu kesen erkan oğur karmaşık bir ruh dünyası halinde “müzik sessizliğe doğru yola devam ediyor” dese bile kendi müzik dünyasını tasavvuftan devraldığı telvin-temkin ikilemiyle, gitgide müziğin sınırlarından bile çıkarak şöyle açıklıyor: “halden hale geçişin tezahürü bu. İnsanın yaşadığı ve yaşamadığı da dahil olmak üzere, bir yere gidişatın sonsuz hali” bu, kendini akıntıya bırakmaktan öte, sürekli değersizleştirmedarbeleri yiyen insanlığınkendi ruh iklimini bulma çabası gibi anlaşılmalı. Ayağımı basacağım bir dayanak göster bana deme hali. bu tarih ise tarih, türkü ise türkü yeterki bana tekrar insan olmaya giden yolları açsın. İnsan; doğasıyla, zihniyle, tarihiyle, kültürüyle nesneleşmemiş ve nesneleştirmemiş olan insan, bir kere kaybolmuş olmalı ki onu arıyoruz.
Bu hızlandıkça bizi ardından daha çok koşturan kapitalist uygarlık trenini bırakıp yolun kenarına otursak, otların üzerinde E. Oğur bize kaleden iniş molur’u söylese
Mahir Polat
Toplumsal özgürlük
Page 1 of 712345»Önceki yazılar...Last »