
Şiir ve denemeler yazıyordunuz. Romana yöneldiniz? Bu üç edebi tür, size ne ifade ediyor?
Şiir en cana yakın sanat. Ezberliyorsun ve onu zihninde taşıyorsun. Şiir, seninle birlikte yaşıyor. Deneme kültürel, düşünsel canlılığın teminatlarından biridir. Roman, daha büyük bir sahada oynanan bir oyun. Milan Kundera “Roman bilinç dışını Freud’dan önce, sınıf mücadelesini Marx’tan önce işaret etmiştir” der.
İlk romanınız Dublörün Dilemması’yla özgün bir tarz ortaya koydunuz. Korkma Ben Varım ‘da bu tarzı sürdünüz. Roman stilinizin temel özellikleri neler?
Romanda hem anlatım, hem hikâyeyle ilgili çok sayıda unsuru hesaba katmak gerekiyor. Metnin bazı düşünsel mesajları taşıması da söz konusu olabiliyor. Ben, okuru hep göz önünde tutuyorum. Onun işini kolaylaştırmaya, onu krallara layık bir şekilde ağırlamaya gayret ediyorum. Hızlı akan yani kısa cümlelerden oluşan, sanatsal nitelikler barındıran, merak uyandırıcı, komik, düşündürücü, sürprizli hikâyelerin birbirine eklendiği romanlar yazmaya bakıyorum.
28 Temmuz Çarşamba, 2010
Altı Çizili Satırlar |
Yorum Yok »
1 Eylül 1970 yılında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde doğdu. Lise eğitimini yarıda bırakıp edebiyata yöneldi. Bir dönem kitapçılık yaptı.
İlk şiiri 1988 yılında yayınlandı. Sonrasında ağırlıklı olarak Dergâh, Kırklar, Derkenar, Merdiven, Endülüs, Kardelen, Düş Çınarı ve Kaşgar dergilerinde göründü. 1998-99 yılları arasında Sağduyu gazetesinde kültür sanat editörü ve köşe yazarı olarak çalıştı. 1999′dan beri Milli Gazete’de köşe yazarlığı ve düşünce sayfası editörlüğü yapmaktadır. 2000-2005 yılları arasında, 36 sayı yayınlanan Kırklar dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Aynı yıllar içinde, Birey ve Birun yayınlarında dizi editörlüğü yaptı, kırk civarında şiir, hikâye ve deneme kitabının yayınlanmasına vesile oldu.
Ağır Misafir adlı eseriyle, 2008 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Yılın Şairi” seçildi. Aynı yıl, “Yılın Yazarı” ödülünü de aldı.
Evli ve beş çocuk babasıdır.
ESERLERİ
Şiir: Üç Köpük, Peltek Vaiz, Güzellik Uykusu, Giderken Söylenmiştir, Ağır Misafir.
Deneme: Uçuş Denemeleri, Son Düzlük, Üzgünlük
Ayrıca üç kitap halinde Dergâh dergisi Şiir, Hikâye ve Yazı Güldesteleri’ni yayına hazırladı.
20 Temmuz Salı, 2010
Altı Çizili Satırlar |
Yorum Yok »
Türküyü hatırlarsınız.
Kimse türküleri unutmaz zaten; hatırlarsınız.
Şimdi, ne anlayacağız bu türküden?
Adam sevdalanmış.
Diyor ki maşukuna: ben senin sevdandan hasta oldum, diyor…
O kadar hastayım ki, öleceğim.
Senin derdinden ölümüm mukadder; Yasin oku bana, diyor.
O kara günde mezarıma gel filan demiyor.
Çiçekten, beyaz mendilden bahsetmiyor.
Yasin, diyor.
Yasin oku.
Devamını Oku »
19 Temmuz Pazartesi, 2010
Altı Çizili Satırlar |
Yorum Yok »
“Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?”
“Hangisini?”
“Otomatik yanan, sensörlü lamba.”
“Hayır.”
“Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.”
Önüme baktım.
“Neden kırdın?”
Cevap yok.
“Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle…”
“Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?”
“Lamba senden değerli mi evladım, lambanın a… k……yım, lamba kim? Yöneticiye de dedim. Lambanızı s…yim, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için.”
“Beni görünce yanmıyordu baba.”
“Nasıl ya?”
“Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni.”
“E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor.”
“Hadi ya! Sahiden mi?”
“Evet. Ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok.”
Babama sarıldım yıllar sonra.
24 Haziran Perşembe, 2010
Okudum Bitti |
Yorum Yok »

İnsanoğlu ahmaklığı yüzünden
alnında yazılı olan kaderden
daha çok acı çekiyor.
Kamil Yeşil/ Balın Tuzu Eksik
24 Haziran Perşembe, 2010
Altı Çizili Satırlar |
Yorum Yok »

Fayrap‘ın Mart sayısı, “Mustafa Kutlu’ya doğum günü armağanı” olarak çıktı. Fayrap‘ın daha önceki Ahmet Güntan (Mayıs 2009), İsmet Özel (Eylül 2009), Cihan Aktaş (Ocak 2010) ve İsmail Kara (Şubat 2010) armağanlarından farklı ve Hakan Arslanbenzer armağanına (Kasım 2009) benzer şekilde Mustafa Kutlu’ya doğum günü armağanı özel sayı olarak yayımlandı. 48 sayfalık derginin tamamı Mustafa Kutlu’nun hayatı, sanatı ve kişiliği üzerine yazılardan oluşuyor.
Özel sayı için ben çok fazla şey yapmadım. Kendi yazımı yazdım. Nurcan Toprak ve İbrahim Tenekeci’nin gayretleri için koordinatörlük görevi üstlendim. Nurcan Toprak sayının editörlüğünü yaptı. İbrahim Tenekeci de çok yoğun destek verdi, katkılarda bulundu; hem yazı yazdı hem yazdırdı, malzeme sağladı. Mehmet Erdoğan, özellikle sayının yazar ve yazı listesi oluşturulurken her zamanki gibi danışmanlığımızı yaptı. Cihan Aktaş vazifeşinaslığını, vefasını gösterip (hem bize hem Mustafa Kutlu’ya) özel bir yazı yazdı. Eleştiri yazıları çalışılınca disiplin sahibi herkes tarafından yazılabilir; fakat Cihan Aktaş ve Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı tarzda yazılar için bilhassa o kişi olmak gerekiyor. Cihan ablanın bize her zaman desteği oldu. Onunla çalışmak bir onur.
Devamını Oku »
21 Mayıs Cuma, 2010
Okudum Bitti |
Yorum Yok »
Kral, yeryüzünde yeni bir ülke keşfedebileceğini iddia eden küçük bir çocuğu huzuruna çağırır. Çocuğa, kendi ülkesini keşfetmesi için bir süre tanır. Çocuk saraydan ayrılır ve ülkesini keşfe çıkar. Ancak günlerce, haftalarca yol almasına rağmen Kral’ın ülkesinden dışarı adım bile atamaz. Sonunda iyice yorulur ve artık “dünyada keşfedilecek” yeni bir ülke olmadığı gerçeğine inanmak zorunda kalır. Ama Kral’a söz vermiştir. Geri kalan süre boyunca ormanda gizlenir. Süre bittiğinde saraya geri döner. Kral, durumu sorar: “Söyle bakalım, keşfettin mi yeni bir ülke?” Çocuk, mahcup olmamak için “Evet” der, “keşfettim”. Kral nerede olduğunu sorar ve çocuk yeni ülkenin hangi yönde olduğunu gösterir. Bunun üzerine Kral bir adamını o yöne gönderir. Adam gider, ancak gittiği yerde hiçbir ülke olmadığını görür ve çocuğun “yalan” söylediğini anlar. O da bir süre ormanda kalır ve sonra geri döner. Kral, adama sorar: “Söyle bakalım, var mı böyle bir yer?” O sırada çocuk da saraydadır. Adam ve çocuk göz göze gelir. Ve adam Kral’a dönüp “Evet efendim, var!” der. Çocuk bunun üzerine “Amerigo, Amerigo!’ diyerek adama doğru koşar. (Kralın adamının adı Amerikan Vespuçi’dir.) Böylece o ülkenin adı da Amerika olarak kalır… Bugün Amerika’ya gitmek için uçağa binenlere pilotlar uçakta bu hikayeyi anlatırlar, onlar da tarih boyunca o çocuğu yalancı çıkarmamak için eşe dosta kendi uydurdukları “Amerika Maceralarını” anlatıp dururlar. Ve bu böylece sürer. Ta ki günümüze kadar!
Amerika diye bir yer var mı? Hollywood diye bir yer var mı? Marilyn Monroe diye biri yaşadı mı? Elvis Presley hâlâ yaşıyor mu? New York diye bir şehir var mı? İkiz Kuleler’e yapılan uçaklı saldırı gerçek miydi?
21 Mayıs Cuma, 2010
Okudum Bitti |
Yorum Yok »
Kuzey ilçelerden Erzurum’a göç edenlerin yerleştiği mahallede, Porto Riko’nun gecekondularından beter bir ev kiraladık. Ev dediysem banyosu, tuvaleti olmayan ve iki odası üst üste istif edilmiş, iki katlı mahzen. Sol yanını apartmana dayamış, sağ yanında yıkık dökük bir hamam ve onun biraz ötesinde de cami var.
Rüzgârlı şatoda üç kişi kalıyoruz. Cemil ve ben üniversitede okuyoruz, kardeşim Hanifi orta birde. Şatonun üst katını iptal ettik. Tek odada yatıp kalkıyoruz. Tercüman okuyoruz. İnci ilavesine şiirler, Güzin Abla’ya mektuplar yazıyoruz. Yayımlananları duvara yapıştırıyoruz. Bir de Türk sinemasının yıldızlarının posterlerini. Baş köşede Türkân Şoray ve Perihan Savaş var. Böylece rüzgârın sessizce şatoya girmesini de önlüyoruz. Diğer duvarda da mevcut görüntüden sıkıldığı her hâlinden belli olan Necip Fazıl ile Tanpınar sigara tüttürüyor.
Fırsat buldukça hafta sonlan sinemaya gidiyoruz. Sinemalar evden sıcak. Hafta içinde de derslerden kalan vakitlerde Sema Pastanesi’nde videoda film izliyoruz. Bir gün öğleden sonra Gürpınar Sineması’nın önünden geçerken baktım ki uzun bir kuyruk. Kocaman bir afiş asmışlar. Ferdi Tayfur’un Kara Gurbet’i yeniden gösterime girmiş. Ertesi gün Cemil’le kuyruğa girdik; zor bela bilet alarak balkon kısmında ön sıraya yerleştik. Devamını Oku »
21 Mayıs Cuma, 2010
Okudum Bitti |
Yorum Yok »
Yeni Türkü’nün 1999 yılında çıkan “Yeni” albümünden sözleri Mete Özgencil’e müziği Derya Köroğlu’na ait olan güzelim şarkı. Lisedeyken Yeni Türkü’yü yeni yeni keşfettiğim zamanlarda dilime dolaşmıştı bu şarkı. Albüm çıkalı 11 yıl olmuş. Yeni Türkü’den 11 yıldır yeni albüm bekliyorum. Bakalım daha ne kadar bekliyeceğim…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Devamını Oku »
16 Mayıs Pazar, 2010
Meşk Olsun |
Yorum Yok »
“Eskiden, ama çok eskiden; dünyada daha denizler, göller, nehirler yokken, sular yalnızca bardaklarda ve sürahideyken, üzgün balığı adında bir balık yaşarmış. Gözleri simsiyah, ağzı küçücük olan bu balık, mavi, kırmızı ve yeşil pulları güneşin altında parlarken havada dolaşır, hiç arkadaşı olmadığı için üzülür, durmadan ağlarmış. Öyle çok ağlamış ki, sonunda dünyanın çukurlarında gözyaşları birikmeye başlamış., sonrada taşıp nehirler halinde akmış üzgünbalığının gözyaşları, daha büyük çukurları doldurmuş, deniz olmuş.” Tam burada Kumru atılıp, “Böylece başka balık arkadaşları da olmuş değil mi?” diye sormuştu, sonra yanıtı beklemeden, “Denizler bu yüzden tuzlu sanırım, gözyaşı olduğu için,” demişti, akıllı kız.
O geceden sonra adetleri olmuştu, hemen her görüşmelerinde yeni bir üzgünbalığı masalı anlatıyordu Sulhi: Üzgünbalığı okulda, iyi ıslık çalamadığı yalnızca hava kabarcıkları çıkarabildiği için müzik dersinden bütünlemeye kalıyor; üzgünbalığı evde, geceleri korktuğundan evin bütün musluklarını açıp öyle yatıyor; üzgünbalığı tren yolculuğunda, kompartımanı tavana kadar suyla doldurduğundan bilet kontrolü için kapıyı açan zavallı kondüktör sırılsıklam oluyor; üzgünbalığı lokantada, onun müşteri olduğunu anlamayan kaba aşçılar ve garsonlar ellerinde kocaman bir tavayla üzgünbalığını kovalıyorlar, bizimki yarım bırakılmış bir sebze çorbası kâsesine saklanarak canını zor bela kurtarıyor; üzgünbalığı suluboya resim sergisi açıyor, üzgünbalığı ulusal sutopu takımının kaptanı, üzgünbalığının basın açıklaması: Büyük balıkların küçük balıkları yutmasına üzülüyorum…
Sulhi yeni bir üzgünbalığı masalı anlatmak üzere arkasına yaslandı, biraz düşündü, sonra anlatmaya başladı, sesi hiç de neşeli değildi: “Üzgünbalığı denize ve arkadaşlarına kavuşunca senin gibi bende sevinmiştim Kumrucuğum. Ama hiç aklımıza gelmeyen bir sorunu var şimdi üzgünbalığının: Suyun içinde ya, artık ağladığını kimse fark etmiyor! Hiçbir balık arkadaşı onun ağladığını görmüyor, yanına gelip ‘Neyin var dostum?’ diye sormuyor.”
16 Mayıs Pazar, 2010
Okudum Bitti |
Yorum Yok »